KAS Genel Sekreteri Wilhelm Staudacher'in "Almanya'daki Türkler" konulu sunumu

Konrad Adenauer Vakfı Genel Sekreteri ve emekli Müsteşar Wilhelm Staudacher'in "Almanya'daki Türkler" konulu 49. KAV Tartışma Forumu'nda yaptığı konuşma... (Ankara - 31.3.2004) "Almanya’daki Türkler" konusu burada sizleri meşgul ettiği gibi, elbette bizleri de Almanya’da önemli ölçüde ilgilendirmektedir. Ve hemen belirteyim ki bu konu ülkemizin gelecekle ilgili en önemli konularından biridir. Çünkü Sayın Schönbohm sizin de değindiğiniz gibi Almanya’da bulunan 2,5 milyon Türk iki ülke arasında bir dostluk köprüsü olabilirler. Fakat bu insanlar bir dostluk köprüsü olmak zorunda değildir. Eğer bizler en önemli görevimiz olan entegrasyon ve birlikte yaşama sorununu çözmeyi başarabilirsek, onlar zaten bir köprü durumundadırlar. Almanya’daki Türklerle birlikte mi, müşterek mi yoksa yan yana mı yaşıyoruz?

Türkiye ile bizi birbirimize bağlayan değerler, diğer ülkelerle olandan daha fazladır. Bunlar herkesçe bilinen tarihi ilişkilerdir. Burada sözünü ettiğim şey, Nazi Dönemi’nde sizin ülkenize kabul ettiğiniz çok sayıda Alman göçmen; ülkelerimiz arasındaki yoğun ekonomik ilişkiler ve özellikle de Almanya’da bulunan ve ülkemizin gayri safi milli gelirine katkıda bulunan binlerce Türk girişimcilerdir.

Almanya’dan Türkiye’ye gelen turist sayısı sürekli artmaktadır. Ve öyle sanıyorum ki, bu da iki ülke halkının müşterek yaşaması için iyi bir temeldir. Fakat entegrasyonu sağlamamız da bizim için önemlidir. Almanya’ya ilk Türklerin – ki o zamanlar kendilerine misafir işçi deniliyordu – yaklaşık 40 yıl önce geldiklerine daha önce işaret edilmişti. Onlar hiçbir ön hazırlık olmadan tamamen yabancı bir ülkeye, tamamen yabancı bir ortamdan büyük şehirli ve batılı bir çevreye geldiler. Fakat her şeye rağmen bu insanlar yine de ülkemizin kalkınmasına oldukça büyük katkıda bulundular. Bugün Almanya böyle müreffeh ve zengin bir ülke olmasını da misafir işçi denilen bu insanlara borçludur. Ama Almanya’daki insanların bunun çok fazla bilincinde olmadıklarını düşünüyorum. Bu insanlara minnettar olmamızı gerektirecek birçok sebep bulunmaktadır.

İlk Türk işçileri Almanya’ya geldiklerinde, burada kendilerini bekleyen şeylere tamamen hazırlıksız olarak geldiler. Bunların çoğu Anadolu’nun küçük köylerinden geliyordu ve yaşadıkları yerlerden ilk kez dışarı çıkmış ve Avrupa’daki büyük şehirlere gelmişlerdi. Sanırım ilk başlarda Almanya’daki yaşam, alışmadıkları yemekler, Almanca bilmemeleri, camilerin yokluğu, kahvehanelerin olmaması onlara çok zor gelmiştir. Ve her ne kadar Alman ekonomisi Türk göçmenlere kollarını açmışsa da bu insanların Alman toplumu tarafından kabul görmesi zor oldu. O tarihlerde Türklerin yaşam tarzı birçok Alman için çok yabancıydı.

Bugün, yani 40 yıl sonra, Almanya’daki Türklerin durumu o zamankinden oldukça farklı görülmektedir. Türklerin yaşamını bugün artık Almanya’daki şehir manzaralarından söküp atmak mümkün değildir. İster küçük İstanbul, isterse küçük Ankara denilsin, neredeyse Almanya’nın bütün büyük şehirlerinde, elbette özellikle Berlin, Köln, Hamburg gibi metropollerde Türk mahalleleri bulunmaktadır. Türk firmaları Almanya’da işveren durumundadır ve Alman ekonomisinin öncüleri durumundadırlar. Almanya’da yaklaşık 60 bin Türk girişimci bulunmaktadır ve bunların yıllık ciroları 30 milyar Euro civarındadır. Alman gençleri de Tarkan’ın ve diğer Türk sanatçıların söyledikleri pop müzikle dans etmektedirler. Feridun Zaimoğlu ya da Emine Özdamar gibi bohem edebiyatçılar, Kaya Yanar gibi kaberetistler, Birol Ünel ve Renan Demirkan gibi tiyatrocular Alman kültür sahnelerini zenginleştirmekte ve Almanya’daki Türklerin o arada kalmışlığını bazen alaycı, bazen komik, bazen hüzünlü bazen de trajik şekilde işlemektedir.

Türk kökenli yönetmen Fatih Akın, güçlü imgelerle Alman-Türklerin kimliğini ele alan filmiyle kısa süre önce Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü aldı ki bu da Türklerin entegrasyonunu açıkça gösteren ilk gelişme değildir. Bu arada döner, Almanların en sevdiği ayaküstü yemek olan ve Currywurst denilen baharatlı sosisin yerini aldı. Her şeyden önce Almanya’daki Türkler ülkemizin toplumsal ve giderek de siyasal gerçeğinin bir parçası haline geldiler. Yaklaşık 600.000 Türk kökenli kişi artık Alman vatandaşı olmuştur ve her yıl 75.000 civarında Türk vatandaşı Alman vatandaşlığına geçmektedir. Türk kökenli Almanlar öncelikle Almanya’daki büyük şehirlerdeki yerel seçimlerde siyasi bir faktör haline çoktan geldiler.

Halen Almanya’da ikamet eden Türklerin %80’i 10 yıldan fazla bir süreden beri Almanya’da yaşamaktadır, %26’sı ise Almanya’da doğmuştur. Bu durum onların Almanya ile olan bağlantısı bakımından ne ifade etmektedir? Konrad Adenauer Stiftung’un Almanya’daki Türkler arasında yaptığı bir ankette ankete katılanların yarısı Almanya’ya güçlü yada oldukça güçlü bir bağlarının olduğunu belirtmiştir. Yani Almanya’da uzun süre kalış izler bırakmış ve Almanya ikinci vatan haline gelmiştir. Fakat yine de Almanya’daki Türkler geldikleri yerleri unutmamıştır. Türkiye ile olan bağlılık genelde Almanya’ya olandan daha güçlüdür. Bu bağlılığın oranı %66’ya karşılık %49’dur.

Almanya’yı tercih etmelerinde sadece lafta kalan bir tercihin söz konusu olmadığını Almanya’da yaşayan Türklerin herhangi bir yabancı ülkenin Almanya’ya saldırması halinde Almanya’nın savunmasına katkıda bulunmalarının gerekli olup olmadığı sorusuna verilen cevap göstermektedir. Ankete katılanların yaklaşık yarısı aktif bir savunmadan yana karar vermiş, %21’i ise böyle bir çatışmaya karışmamayı tercih etmiş ve dörtte biri ise bu soruya cevap verememiş veya cevap vermek istememiştir. Ama eğer Almanya’da yaşayan Türklerin yada Türk kökenlilerin %50’si yeni vatanları olan Almanya’yı hayatlarını ortaya koyarak savunmaya hazır ise, bu bir insanın vatanı için yapabileceği güçlü, hatta en güçlü bir açıklamadır.

Elbette bu gerçeğe rağmen yine de geldikleri ülkeye sıkı bağlılıkları bulunmaktadır ki bunu da dikkate almak gerekir. Bunu özellikle Alman halkının anlaması gerekir. Alman toplum düzeninin değer yargıları ankete katılan Türk kökenli vatandaşlar arasında bütün Alman toplumuna nazaran daha fazla yankı bulmaktadır. Türklerin %90’ı Alman toplum sistemini oldukça adaletli bulurken, Adenauer Stiftung’un büyük bir kesimle yaptığı bir diğer ankette ise Türklerin sadece %50’sinin Alman toplum düzeninde her şeyin adaletli ya da kısmen adaletli işlediği kanaatindedirler.

Ankete katılan Türk kökenli vatandaşların büyük çoğunluğu içinde bulundukları ekonomik durumdan memnundur. Türk kökenli Alman vatandaşlarının büyük bölümü maddi durumunu çok iyi ya da iyi olarak değerlendirmektedir; %37’si ise durumlarını kısmen iyi / kısmen kötü olduğu görüşündedir. Sadece %7’lik bir kesim durumunu kötü ya da çok kötü şeklinde görmektedir. Bu sorudan alınan sonuçlarda Türk kökenliler ile Alman halkı arasında hemen hemen hiç fark yoktur.

Bu durumda denilebilir ki Almanya’daki Türklerin çoğu orada memnuniyetle yaşamaktadır. Onlar hayatlarından memnundur ve belki de kendilerinin bile farkında olmadığı kadar düşünceleri ve değerlendirmeleriyle büyük ölçüde Alman halkına benzemektedirler.

Tabii ki burada sergilediğim bu olumlu manzara madalyonun bir yüzüdür. Eğer gerçek bir entegrasyon sağlamak istiyorsak, Türkler ve Almanların birlikte yaşamalarında bugün bile önemli zorluklar bulunduğunu inkar edemeyiz.

Entegrasyonun gerçekten ne demek olduğu ve bu konuda kimin ne yapması gerektiği sorusunu bizler Almanya’da uzun, belki de çok uzun zamandan beri kendi kendimize sormadık. Biz almanlar göçü normal bir şeymiş gibi görüyoruz ve yine aynı şekilde doğal olarak buraya gelen göçmenlerin birkaç yıl sonra tekrar ülkelerine geri döneceklerinden hareket ediyoruz.

Mantıklı ve ikna edici bir entegrasyon planı geliştirmek zorunda olmamız şöyle dursun, bizler uzun süre birlikte yaşamanın şartları hakkında kafa yormamıza gerek olmadığını zannettik. Konuya el atmakta çok geç kaldık ve ancak iki tarafın da istemesi halinde entegrasyonun başarılı olabileceğini her iki taraf da çok geç fark etti. Entegrasyon tek yönlü bir yol değildir ve sadece yabancılardan değil aynı zamanda Almanlardan da bazı şeyler ister. Ve ben diyorum ki, entegrasyon Almanlardan onların şimdiye kadar yapmak zorunda olduklarını düşündükleri şeyden daha fazlasını istemektedir. Ama eğer gelecekte barış içinde birlikte yaşamak istiyorsak CDU’nun (Hristiyan Demokratik Parti) uzun süre görmezlikten geldiği şu realiteyle yüzleşmek ve onu kabul etmek zorundayız: Almanya gerçekten de göç alan bir ülkedir. CDU’nun bunu anlaması çok uzun sürdü ve uzun süre bu gerçeği görmezlikten geldi. Ama diğer partiler de bu konuya yeterince eğilmediler. Bu konuda birçok vaazlar verildi, çok kültürlü bir diyalogdan çokça bahsedildi, fakat gerçek entegrasyon yolunda yok denecek kadar çok az şey yapıldı.

Sorunlar kendiliğinden çözülmeyecektir, aksine gün geçtikçe bu sorunların daha çıkmaza girdiği görülmektedir. Bunun temel nedenlerinden biri son yıllarda göçün iş piyasasına değil aksine sosyal sistemlere yapılmış olmasıdır. Yani Almanya’ya gelenler içinde gerçekten çalışmadan yaşayanların payı her gün biraz daha artmaktadır.

Maalesef bu durum bugün Türkiye’den gelen ve neredeyse sadece aile birleşimi şeklinde gerçekleşen göçler için de geçerlidir. Almanya’daki birçok Türk kökenli vatandaş eşlerini Türkiye’den seçmektedir, bunlar da aile birleşimi çerçevesinde hiçbir problemle karşılaşmadan Almanya’ya giriş yapabilmektedir. Ama maalesef bu kişiler çoğunlukla Almanca bilmedikleri gibi Almanya hakkındaki bilgileri de çok azdır.

Bu nedenle zaman kaybetmeden mantıklı bir göç planına ve bununla bağlantılı olarak da siyasal doğrulardan taviz vermeden dürüstçe yürütülen, ön yargılardan arındırılmış bir entegrasyon tartışmasına ihtiyaç duymaktayız. Fakat kesin olan bir şey var ki o da bundan sonra vatandaşların iyi Almanca bilmelerine daha fazla önem vermek zorunda olduğumuzdur. Çünkü başarılı bir öğrenim ve iyi bir eğitim için, dolayısıyla da mesleki eğitim imkanları açısından iyi almanca bilmek şarttır. İyi bir dil bilgisi, iyi bir öğrenim ve eğitim ve ardından da garantili bir iş, entegrasyona giden en iyi yoldur. Bu işe zaman kaybetmeden başlamak gerek. Çocukların daha okula başlarken Almanca’ya hakim olmalarını sağlamak zorundayız. Bu konudaki talepler ve arz edilen hizmetler yeterli değilse bu hizmetleri zorunlu hale getirmeliyiz.

Maalesef bazı ikinci ya da üçüncü kuşak çocuklarının ebeveynlerinden daha kötü Almanca konuştuklarını görmekteyiz. Bu arada içlerinde Türk işyerleri, doktorları, gazeteleri, avukatları vb. barındırarak kendilerine komple bir Türk altyapısı oluşturan büyük Türk mahalleleri Türklerin en azından boş zamanlarında tamamen Türklerden oluşan bir çevrede hareket etmelerine imkan vermektedir. Almanya’daki Türklerin hemen hemen yarısı boş zamanlarında Türkçe konuşmaktadır, bu ise küçük İstanbul’un olumsuz tarafıdır. Çok kültürlülük toplum için büyük bir zenginliktir ve ancak “uzlaşma” – yani kelimenin tam anlamıyla bir uzlaşma – mümkün olduğu takdirde çıkarılabilecek büyük bir hazinedir. Bu nedenle dil öğretimine daha fazla önem vermek zorundayız. Kreşte, okulda, aynı zamanda aile içinde – ki burada özellikle anneler konusunda yapılacak oldukça çok iş bulunmaktadır.

Toplum içinde başka toplumların doğmasına yol açan sebep sadece dil engelleri değildir. Türklerin bilinçli olarak kendilerini hakim toplumdan soyutladıkları, geleneksel değerlerin ve alışkanlıkların olmayacak yerlerde muhafaza edilmeye çalışıldığı bir yerde entegrasyon olmayacağı gibi burada bir gelişme de olmaz. Bugün İstanbul ya da Ankara’dan kalkıp Berlin’in Kreuzberg semtine geldiğinizde bazı caddelerde kendinizi onlarca yıl geri gitmiş hissedersiniz. Orada sadece başörtüsü şeklinde görülmeyen ve örneğin günlük yaşamda İstanbul ya da Ankara’dakinden daha fazla hissedilen toplumsal bir tutuculuk ortaya çıkmaktadır.

Türk kızlarının spor derslerine katılmaları ve kendi yaşıtları olan Almanlarla arkadaşlık kurmaları aileleri tarafından yasaklanıyorsa, Türk kadınları bir Alman erkekle, yani bir Hıristiyan’la ilişkisinden dolayı lanetleniyorsa entegrasyondan oldukça uzağız demektir. Bizler gettoların oluşmasına kararlılıkla karşı koymak zorundayız, çünkü bunlar entegrasyona engeldir, çok kültürlü bir toplumun zıddı ve öncelikle de bir güvenlik sorunudur. Örneğin, bu mahallelerdeki İslamcı eğilimler hakkında çok az şey biliyoruz. Türk gençleri arasındaki yüksek işsizlik oranı ve artan şiddet olayları da bize endişe vermektedir. Bunun sonunda kenar mahallelerinde Arap-İslamcı güç odaklarının hakim olduğu Fransa’daki duruma benzer bir durumla karşı karşıya kalabiliriz. Bizler Almanya’da buna izin vermek istemiyoruz ve buna karşı zamanında önlem almak zorundayız. Fakat bunun şartı, gerçekleri kabul etmektir. Yabancı gençler arasındaki şiddet olayları bu gençlerin suçu değil, aksine asıl suç bu gibi problemlerle uğraşması gereken çoğunluktaki topluma entegrasyonun sağlanamamış olmasıdır. Yabancılar arasında işsizlik oranının yüksek olması onların çalışmak istememelerinin bir sonucu değil, bilakis bunun sebebi yetersiz eğitim ve kalifiye iş sahalarının yetersizliğidir. Bu ise, çoğunluğun toplumunun bu problemlerle uğraşmak ve bunlara doğru cevapları vermek zorunda olduğu anlamına gelir. Daha önce söylediğim gibi, Almanya’daki siyaset, ama aynı zamanda bütün kamuoyu, bu konuyu uzun süre göz ardı etti, siyasal doğrular yüzünden bu konuyu dikkate almak istemedi ve dolayısıyla geç kaldı.

Bununla üzerine basarak dikkat çekmek istediğim, burada bir asimilasyon değil bir entegrasyonun söz konusu olduğudur. Bizler ülkemizdeki yabancı vatandaşlarımızın kültürel köklerini devam ettirmelerini istiyoruz, çünkü bu onların kimlikleri açısından önemli olduğu gibi aynı zamanda da toplumumuzun kültürünü de zenginleştirir. Ama bu vatandaşlarımız bilmeliler ki kültür miraslarını devam ettirmeleri öyle başıboş bir şekilde gerçekleşmez. Bu vatandaşlarımız kendilerini bir demokratik hukuk devleti olan devletimizin ortak değerlerine ve temel kurallarına bağlı hissetmek, bu ortak değerleri ve temel kuralları kabul etmek zorundadır. Bu ise her şeyden önce bilgi gerektirir: Bizdeki siyasal sistem hakkında bilgi, Alman tarihi hakkında hem de derinlemesine bir bilgi, Alman kültürü ve Almanya’nın bugünkü varlığını belirleyen konular hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirir. Konrad-Adenauer-Stiftung’un hazırladığı entegrasyon planında, Türk kökenli vatandaşlara bilgileri kazandırmak suretiyle onlara Almanya’da daha fazla katılım imkanı vermeye çalışmaktadır. Bizler ülkemizde yaşayanların ülkenin siyasal ve toplumsal yaşamına aktif şekilde katılmalarını ve ortak yaşamımızı onlarla birlikte şekillendirmek için ilgi uyandırmak istiyoruz. Bunun için özellikle Almanya’da yaşayan Türklerin çoğu için en önemli bilgi kaynağı durumunda olan Türk medyasına da ihtiyacımız var.

Entegrasyon çıkmaz bir yol değildir, her şeyden önce Alman halkına da bir mesaj vermektedir. Hoşgörü, Lessing’in ülkesinde bile olsa her zaman basit bir iş değildir. Bir kimse ancak diğer bir kişiyi başka oluşuyla kabullendiği takdirde hoşgörülü olabilir. Hoşgörü farklılıkları hor görmek, önemsememek ve onlara ilgi duymamak değildir. Hoşgörü, aradaki farklılıkları ortadan kaldırmak değil bu farklılıklar üzerinden anlaşmaya çalışmak, başkasında o başka olanı görmek, başkasını sevmek ve saygı göstermek için ciddi gayret sarf etmektir. Doğru anlaşılan hoşgörü işte budur. Sanırım Almanya’da bu konuda daha yapılması gereken çok şey var.

Öyleyse Almanlar ülkelerindeki Türkler hakkında ne düşünüyorlar? Konrad- Adenauer-Stiftung bu konuda da bir anket yaptı.

Ankete katılan Almanların %45’i arkadaş çevrelerinde Türklerin bulunduğunu belirtmiştir. Almanlar ve Türk kökenli Alman vatandaşları arasındaki ilişkiler her şeyden önce Batı Almanya eyaletlerinde görülmektedir ki buna fazla şaşırmamak gerekir, çünkü yeni eyaletlerde çok az Türk yaşamaktadır. Bu eyaletlerde zaman zaman anlaşmazlıklar da çıkmaktadır. Bunun sebebi de yeni eyaletlerin şimdiye kadar yabancı kökenli vatandaşlarla birlikte yaşama konusunda yok denecek kadar az tecrübe sahibi olmalarıdır.

Elbette Türklere karşı çekinceler de bulunmakta ve elbette sözde “yabancılaşma” korkusu da vardır. Fakat bunu Almanya’daki kamuoyu belirlememektedir. Almanların büyük çoğunluğu ülkemizde yaşayan Türklere ve Türk kökenli Alman vatandaşlarına karşı açıklığı ile bilinmektedir.

Bu yüksek hoşgörü İslam’da da bulunmaktadır. İslam dini, yaklaşık 3 milyon mensubuyla Almanya’da üçüncü din durumundadır. Yaptığımız ankette Almanlara İslam hakkındaki görüşleri de soruldu. Buradan elde edilen önemli bir sonuç Alman halkının dine karşı oldukça hoşgörülü olduğu sonucuydu. Belki de bu hoşgörü Almanya’da laikleşme sürecinin oldukça ileri seviyede olmasıdır. Yani bu tür bir hoşgörüye yol açan şey, dinî ilgisizlik de olabilir. En azından Almanların büyük çoğunluğu tarafından Müslümanların dinlerini yaşama hakkı tanınmaktadır. Yakınlarında bir caminin olmasından rahatsız olacak Alman çok azdır. Alman okullarında Müslümanlara din dersi verilmesine karşı çıkanlar yok denecek kadar azdır. Fakat başörtüsüyle ilgili tartışmalar, şekilci dindarlığın arkasında siyasi söylemlerin olduğunun düşünüldüğü noktada Almanya’da da dini hoşgörünün ortadan kalktığına işaret etmektedir. Başörtüsü tartışması, bu tartışmada hangi tarafta bulunulduğundan bağımsız olarak Almanya’da İslam’la uğraşmanın ve İslam hakkındaki bilginin henüz gelişmemiş olduğunu ve çoğu kez önyargıların etkisinde kaldığını göstermektedir.

Burada inkar etmek istemediğim mevcut bütün sorunlara rağmen Türklerin Almanya’da geçirdikleri 40 yılın bir başarı tarihi olduğunu görmezlikten gelemeyiz. Bu süre içinde insanlar birbirlerine alıştı, dostluklar kuruldu ve Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkiler özel bir nitelik kazandı. Bunda Almanya’da yaşayan Türklerin payı büyüktür.

Türkler ve Almanların birlikte barış içinde yaşamalarının bundan sonra olumlu gelişmesini ve kültürlerimizi karşılıklı zenginleştirme ve birbirimizden bir şeyler öğrenme imkanından kararlılıkla ve önyargısız şekilde istifade etmemizi diliyorum.

Bizler Türk vatandaşlarımızla entegrasyonun gerçekleşeceğine kesinlikle inanıyoruz. Bu konuda birçok iyi örnek de bulunmaktadır ve bizler Almanya’da göçmenlerin entegrasyonu konusunda iyi tecrübeler yaşadık. Burada Hügnoları düşünüyorum ki bunlar olmadan Prusya’nın ihtişamını düşünmek mümkün olmazdı. 19. yy.da işçi olarak Ruhr bölgesine göç eden ve çalışmalarıyla Ruhr bölgesinin Almanya’daki demir-çelik sanayisinin merkezi haline gelmesine katkıda bulunan Polonyalıları düşünüyorum ki bugün oradaki halk arasında Polonyalılara ait çok sayıda isimlerin olması da bunu göstermektedir. Fakat entegrasyonun başarıyla sonuçlanabilmesi ve başarılı bir model olarak kalması için bu konuda Türkiye’den daha güçlü destek bekliyoruz.

Sayın Schönbohm başbakan Erdoğan’ın oldukça aktif şekilde devreye girdiğini ve daha güçlü bir entegrasyona çağrı yaptığına işaret ettiler. Ama Erdoğan aynı zamanda bu şekilde davranan ilk başbakandır. Türk siyaseti de Almanya’da yaşayan Türkleri şimdiye kadar sürekli olarak daha çok Almanya’daki temsilcisi gözüyle baktı. Entegrasyonu gerçekleştirmek için Türk kökenli Almanlar olarak Almanya’nın kamusal yaşamında aktif görev almaya, mükemmel makamlara gelmeye, Almanya’daki entelektüel yaşama katılmaya çağırmak ilk kez başbakan Erdoğan’dan duyulan sözlerdi.

Günümüzde bile sorunlar devam etmektedir. Örneğin DİTİB hâlâ din derslerinin Almanya’da yetiştirilmiş öğretmenler tarafından Almanca olarak verilmesine karşı çıkmaktadır. Bunun yerine bu öğretmenlerin Türkiye’den gönderilmesi tercih edilmektedir ki Türk çocuklarının anadilde aldıkları takviye derslerde bu uygulamanın başarılı olmadığı görülmüştür. Bu derslerde Almanya’daki duruma o kadar az değinilmiştir ki bu dersler entegrasyonu engelleyici bir etki yaratmıştır.

Konrad-Adenauer-Stiftung kendini büyük ölçüde “Entegrasyon” konusuna adadı. Konuşmamın başında entegrasyon konusunun toplumumuzun en önemli gelecek sorunlarından biri olduğunu belirtmiştim. Bundan dolayıdır ki Konrad-Adenauer- Stiftung bu konuya daha fazla eğilmek istemektedir.

Bizler her şeyden evvel somut entegrasyon ile yerinde uğraşmaları için yerel politikacılara yardımcı olacak araştırmalar geliştiriyoruz. Çünkü en büyük problemlerin buralarda oluştuğuna ve yerel politikacıların bu sorunlarla başarılı bir şekilde uğraşmaya güç yetiremediklerine şahit oluyoruz.

Bizler modellerle, araştırmalarla el kitapları çıkarmaya çalışıyor, araştırmalar yapıyoruz. Yapılan bazı anketlerden bilgiler aktardım. Bu yolla sadece Türk kökenli Almanların istekleri ve görüşleriyle yakınlaşmayı ve onlara uygun teklifler götürebilmeyi değil aynı zamanda da her şeyden önce Alman halkını daha fazla aydınlatmayı amaçlıyoruz. Ayrıca üstün yetenekli Türk kökenli Alman vatandaşları Alman toplumunda yönetici makamlara geldikleri takdirde oldukça başarılı olduklarından yetenekli kişileri destekleme programına daha fazla Türk kökenli Alman vatandaşı almaya çalışıyoruz. Ve bunu da yetenekli kişileri destekleme programımızla sağlamak istiyoruz.

Bizler kültür ve politika arasındaki buluşma noktasında yoğun bir değiş-tokuş oluşturmaya çalışıyoruz. Sayın Schönbohm sürekli gazetecileri biraraya getirmek suretiyle kendi aralarında daha iyi ve daha dürüst haber yapmalarını sağlayarak bu konuda öncülük etmiştir. Almanya’da kültüre katkıda bulunan Türk kökenli vatandaşların da kendi etkilerini ortaya koyabilmelerinin çok önemli olduğuna inanıyorum. Burada gelenek görenekleri değil aksine, Türk kökenli vatandaşlarımızın kendi ülkelerinden getirdikleri tecrübelerle Alman kültürünün geliştirilmesini kastediyorum. Bu konuda daha çok şeyin yapılabileceğini düşünüyorum ve Alman kültürünün yabancı dünyaların tecrübeleriyle geliştirilmesindense Türk kökenli Almanların tecrübeleriyle geliştirilmesinin Alman kamuoyunda oldukça kabul göreceğine inanıyorum.

Elbette burada zaman zaman bölük pörçük alımlama gerçekleşmektedir. Her şey problemsiz yürümüyor. Ama sanatsal işlemenin bu türü de önemlidir ve kişide yaratıcılığı geliştirir. Ve nihayet ülkemizde yaşayan Türk kökenli vatandaşlarda yaptığımız eğitim çalışmalarıyla da onları Almanya hakkında bilgilendirerek kamusal yaşama kazandırmaya çalışıyoruz. Bu ise onların da Alman mirasında müşterek sorumlu oldukları ve bu konuda bir görüşlerinin olması gerektiği anlamına gelmektedir. Onlara Alman tarihini önceden öğretmezsek bu olmaz ve Almanlar ülkemize göç etmiş Türklerin beraberinde getirdikleri tarihsel artalan hakkında daha fazla şey öğrenmek ve bilmek zorundadırlar. Çünkü eğer insanlar karşılıklı olarak birbirlerini anlamak istiyorlarsa bu da gereklidir.

Sanırım uzun süre “Entegrasyon” konusuyla ilgili çok az şey yaptık. Kanaatimce Almanya’daki herkes uzun süre kendinden bekleneni yapmadı. Ama şimdi bu konuya gerçekten bütün gücümüzle eğildiğimiz ve kendimizi buna adadığımız takdirde Almanya ile Türkiye arasındaki 40 yıllık ilişkiden gerçek bir başarı tarihi çıkacağına inanıyorum. Soru: Önce böyle bir toplantıyı düzenlediğiniz için sizlere teşekkürlerimi bir borç biliyorum. 1998-2002 yılları arasında Kuzey Almanya’da Eğitim Ataşeliği görevinde bulundum. Sayın konuşmacının sunduğu tabloyla benim oradaki yaşadığım tablo arasında çok büyük farklılıklar olduğunu belirtmek isterim.

Dün Almanya’daki meslektaşlarıma böyle bir toplantıya katılacağımı söyleyip neleri dile getirmek istediklerini sorduğumda internet aracılığıyla şunları ilettiler: Aşağı saksonya Eyaletinde 1982 yılında 188 olan Türk öğretmen sayısı 5’e düştü. Çocuklar ana dillerini yeterince öğrenemiyorlar. Okula başlayan çocuklara verilen okul öncesi kurslar nedeniyle ana dil dersleri kaldırılıyor. Alman eğitim sisteminin katı ve seçici olması nedeniyle Türk çocukları Alman eğitim sisteminden yeterince yararlanamıyor. Türk anne ve babaların Almanca yetersizlikleri, çocukların eğitim sorunlarını daha da büyütüyor. Diyorlar ki, uyumdan bahsediliyor. Bizleri kendi aralarına almayan insanlarla nasıl uyum sağlayacağız? Uyum karşılıklı olur. Eğer bir toplum beni içine almaya hazır değilse, ben nasıl uyum sağlayabilirim? Ve orada yaşadığım bu gerçekleri bir kere daha dile getirmek istiyorum ve şu soruyu soruyorum. Bu bir uyum mudur, yoksa bir eritme politikası mıdır?

Soru: Teşekkür ederim. Ben iki kere Almanya’da Başkonsolosluk yaptım. Bir defa Stuttgart’ta, bir defa Münih’te. Ve sorunlara eğilmeye çalıştım. Eğitim bu sorunların başında gelir. Yalnız eğitim dediğim zaman gerek Almanya’nın, gerek Türkiye’nin bu konuda çok büyük hatalar yaptığını söylemek zorundayım. Zira konuşmacının da belirttiği gibi Almanlar eğitim konusunda oraya gelen Türklerin günün birinde geri gideceklerini düşündüler. Türk tarafı ise oraya giden insanların Türk kimliklerini kaybetmemesini, bilakis altının çizilmesini istedi. Orada bulunan insanlar bu ikisinin arasında kaldılar. Burada en önemli sorun sanıyorum, mesleki öğretim konusundaki eksiklikti. Ben Münih’te Başkonsolos olduğum zaman mesleki öğretim konusunda büyük bir başarısızlık içinde bulunduğumuzu gördüm. Tek tek öğrencileri mesleki eğitim kurumlarına koymaya çalıştım. Ancak burada şunu söylemem gerekiyor ki, bu çocuklar arkada kaldılar. Başka bir deyimle Türk çocuklara öncelik verilmedi. Şayet bugünden sonra bu konuda başarı kazanmak istiyorsanız, ki sizin söylemiş olduğunuz bütün gerekçeler hepsi doğrudur, orada bulunan Türk toplumu artık oraya yerleşmiştir, her şeyden evvel oradaki gençlerin ve çocukların mesleki eğitimlerine yönelik çalışmalar yapmamız gerekmektedir. Biraz evvelki konuşmacı entegrasyon sürecinin iki taraflı olduğunu düşünmeden, bence tek taraflı olarak ele aldı. Entegrasyon süreci iki taraflıdır. Entegrasyonu sağlamak için her iki tarafın da adım atması lazımdır. Orada ben çok büyük eksiklik görüyorum.

Soru: Konunun olumlu ve olumsuz yönlerinden bahsettiniz. Almanya’da yaşayan Türklerin entegrasyon problemleri olduğunu Almanya’da yaşayan Türklerin kendisinden de duyuyoruz.

Size şunu sormak istiyorum, bayan Merkel’in bahsettiği özel statünün Almanya’da yaşayan Türklerin bu kötü etkisi ya da kötü imajıyla bir ilgisi var mı? Ben kendi tecrübelerimden, komşularımdan da biliyorum ki onlar Schröder hükümetinden rahatsızlar, gerek ekonomik açıdan gerekse başka açılardan. Ama CDU’nun böyle bir politika ile gelmesi durumunda bir sonraki seçimlerde Türklerin daha çok SPD’yi seçeceklerini söyleyebiliriz.

Soru: Ben 30 yıl Almanya’da yaşadım ve halen de orada yaşıyorum. Ben bir Türk bayanım. Bir süre orada bir alman bankasında eğitmen olarak çalıştım. Türk büyükelçinin Almanya’da Türk gençlerine meslek eğitimi yapabilecekleri yerler yaratma imkanının bulunmadığını söylemesi maalesef doğru değil. Bizlere oradaki Türklerden çok az müracaat yapılıyordu. Buradaki sorun daha çok ailelerin çocuklarının iyi bir eğitim almasına önem vermemeleridir.

Ben 5 yıl eğitmenlik yaptım ve belirttiğim gibi Türkleri de işe almak için çok çalıştık. Ben şahsen Türklere öncelik tanıyordum, ama çok az müracaat vardı. Bu üzüntü verici bir olay. Çocuklarının eğitimleri konusunda Türk aileleri tarafından oldukça az gayret gösterilmektedir. Üçüncü kuşakta, yani bizim çocuklarımızda aileler bu konuya daha önem veriyorlar ve hangi eğitim imkanlarının, hangi okul sistemlerinin bulunduğu konusunda seminerler düzenlemektedirler. Ama benim geldiğim kuşak para kazanabilmek için çabucak bir meslek öğrenmek ve bir iş sahibi olmaya daha çok değer veriyordu.

Wilhelm Staudacher: Evet, söylediklerinizin birçoğu doğru ve bizler Almanya’da buna kafa yormak zorundayız. Fakat bayanın söyledikleri de doğru. Evet, Almanya’daki Türk toplumunun hepsi ya da çoğunluğu ilerlemeye eğilimli değil, ya da toplumda kariyer yapmanın eğitim ve öğrenimle olacağını, bilim ve siyasette zirveye tırmanmak için eğitim ve öğretime zaman ve para harcamak gerektiğini anlamadı; aksine öncelikli amaç para kazanmaktı ve bundan dolayı fazla memnun değillerdi. Önemli olan çabucak para kazanmaktı.

Almanya’da öğrenimlerini tamamlayan ve akademisyen olan ikinci ve üçüncü kuşak Türklerin çocukları Alman toplumunda en gözde mesleklere gelmektedir. Bu konuda hiçbir ayrımcılık yapılmamaktadır. Buradaki en büyük sorun Almanya’daki Türk halkından Almanca öğrenmeyen ve öncelikli olarak anadilde öğretim isteyen kesimdir. Ülkemize gelen Türklerin anadillerini bilmeleri ve onu unutmamaları gerekir. Ama Türkiye’ye geri dönmek istedikleri için Türkçe öğreniyorlarsa anadillerinin onlara Almanya’da hiçbir faydası olmaz, bu aynı zamanda entegrasyonu istememek demektir. Türkler Almanca’yı bir Alman kadar iyi öğrenmek zorundadır. Ancak bu sayede Alman toplumunda yükselme şansları olur.

Aşağı Saksonya eyaletindeki durumu bilmiyorum, orada çok az Türkçe dersi veriliyor olabilir. Ancak bundaki politik hedefi anlıyorum. Oradaki hükümet çocukları entegre etmek istediğinden çocukların Türkçe değil, Almanca öğrenmelerini istemektedir. Çocuklarımız artık Türkçe konuşamıyor diyen aileleri anlıyorum, tabii ki onlar memleketlerine ve anadillerine bağlıdır. Ama eğer çocuklarının geleceğini göz önüne getirdiklerinde çocuklarının orada Almanca öğrenmeleri için her şeyi yapmak zorundadırlar, hem de en erken yaşta, en mükemmel şekilde ve en yakın zamanda...

Daha önce annelere işaret etmiştim. Ne yazık ki aile birleşimi çerçevesinde Almanya’ya gelen ve çoğu Almanya’da 20 yıl yaşamalarına rağmen tek kelime bile Almanca konuşmayan anneler bir sorundur. Anneler Almanca konuşmadıkları için çocukları da Almanca konuşmamaktadır, çünkü evde Türkçe, boş vakitlerde ise %70 sokak Türkçesi konuşulmaktadır.

Böylece iki ayrı toplum ortaya çıkmaktadır. Almanya’daki Türklerin kendi kimliklerini muhafaza etmeleri iyi bir şey, ama Almanya’da Türk futbol klüplerinin olmasını değil karma takımların ve karma kültür gruplarının olmasını istiyorum. Bunların birbiriyle kaynaşmasını istiyorum. Türklerin kendi düşüncelerini, duygularını, kültürel miraslarını ve kendi hislerini aktarmalarını ve Alman toplumunun bir parçası haline gelmelerini istiyorum. Onların bağımsız bir ikinci toplum oluşturmalarını istemiyorum. Bizler bir kez daha asimilasyon istemediğimizi bilmek zorundayız. Ama entegrasyon sözünden ne anladığımız konusunda bir uzlaşmaya varmak zorundayız. Entegrasyon sözünden ‘başkalarını başka oluşuyla ciddiye almak ve sadece ona tahammül etmek değil aynı zamanda onunla bir şeyleri paylaşmak’ anlaşılır. Sanırım bu önemli bir konu ve önümüzde daha uzun bir mesafe var.

Soru: Ben Konrad-Adenauer-Stiftung’un ilk Türk bursiyeriyim. 70’li yılların sonunda da Hıristiyan Demokrat Partisiyle Adalet Partisi arasındaki ikili politik ilişkilerin sağlanmasında görev aldım. Türk Demokrasi Vakfı’nın da kurucularındanım. Benim söyleyeceklerim belki biraz radikal gelecek, ama söylemek istiyorum. Birincisi Almanya tüm Türk işçileriyle ilgili safhalarda sadece seyirci rolü oynadı. Türkler Almanya’ya ilk önce çalışmaya gittiler. Sonra yaşamaya gittiler, sonra emekli oldular, sonra emekli Alman oldular. Şimdi de yavaş yavaş emekli olup Almanya’dan maaş alıp tekrar Türkiye’de yaşayan Almanlar oldular. Bütün bu safhalarda Almanya’nın hiçbir yönlendirici rolü olmadı.

Bilhassa Hıristiyan Demokrat Partisi, yani Konrad-Adenauer-Stiftung’un yakınında bulunan bir parti ve özellikle de ortağı Hıristiyan Sosyal Birliği bu konulara tamamen kapalıydı. Şimdi yavaş yavaş bu konulara girmek gerekiyor. Çünkü, ben Sayın Staudacher’in bu yapmış olduğu anketleri birazcık da kendi özel merakı ve Konrad-Adenauer-Stiftung’un faaliyeti olarak görüyorum ve partiye bunların nasıl yansıyacağından da endişelerim var.

Türkiye’ye gelince: Türkiye bu konuda esasında açık söylemek gerekiyorsa, ne istediğini bilmiyor. Daha çok yakın bir zamana kadar Türkiye resmen devlet eliyle Almanya’da bir Türkiye kurmaya çalışıyordu. Demin sizin söylediğiniz gibi, yani Türk Avukatlar Birliği vardır, ama Türk-Alman Avukatlar Birliği yoktur. Fakat şimdi deniyor ki, entegrasyon politikasını hükümet olarak destekliyoruz. Tabii birada da bu söylenenin ne derece neyi kastettiğini iyi bilmek gerekiyor. Sadece hüviyet Avrupalı olsun, içeriği bizden olsun kastediliyorsa, buna da özellikle dikkat etmek gerekiyor.

Soru: Önce konuşmacıya, Sayın Schönbohm’a teşekkürlerimi sunmak isterim. Kısa küçük bir açıklamadan sonra bir sorum olacak. Ben 1962’de Almanya’ya ilk giden konuk işçilerle beraber gittim, Freiburg/Großkau’a. Doktora çalışmam için. O zaman tam 13 tane Türk işçisi Freiburg’ta çalışıyordu. Biz de 17 tane üniversite öğrencisi vasfıyla Freiburg’taydık. Gelen işçilerin hiçbiri Almanca bilmiyordu. Üniversitede Türk-Alman Üniversite Dostluk Cemiyetini kurarak oradaki işçileri de üye yapmak suretiyle önce onlara ders verildi. O zaman ne Türk Ataşelikleri vardı, ne diğer organizasyonlar, ne dini kuruluşlar. Hiçbiri yoktu. Biz de direkt Münih’e bağlıydık. Bütün aktivitelerimiz Münih Elçiliği kanalıyla yürütülüyordu. Ve bir hasta olduğu zaman daima bizim gibi öğrencileri çağırıp o işçilere yardım ediyorlardı. Ama ikinci yılda Dostluk Cemiyetinden sonra bizim hiçbirimizi çağırmadılar. Çünkü onlar yabancı dillerini öğrendiler. Ve halen orada olan on üçünden de dönen kimse yok. Şimdi orada vatandaş oldular.

Ancak bundan sonra ikinci üçüncü jenerasyonda neden bazı sorunlar çıktı, neden bu problemler oldu? Benim kanımca iki şey etkili oldu. Bir, din kullanılmaya başlanıldı. Yanlışlıklar yapıldı. İki, politik olarak iki ülke arasında dayanışma yerine NGO’lara gönüllü kuruluşlara ağırlık vermek yerine ayrılıklar meydana geldi. Acaba bu görüşüme sayın konuşmacı katılıyor mu? Bu gibi işbirliğine, gönüllü çalışma birliğine iki ülke vatandaşları arasında, gerek Türkiye’de, gerek Almanya’da daha çok önem vermek gerekmez mi?

Soru: Konuşmacı çok önemli noktalara temas ettiler. Kendisine önce teşekkür etmek istiyorum. Kendisi ilk defa Almanya’ya giden Türklerin oraya dil vs. bilmeden bugünkü duruma geldiklerini ve şu anda 60.000 girişimci Türk firmalarının orada bulunduğunu, istihdam yarattıklarını ve Alman ekonomisine 30 milyar Euro civarında bir katkıda bulundukları için teşekkür ettiklerini belirttiler. Ben bu duruma çok sevindim ve teşekkür ediyorum.

Yalnız, bazı noktalara temas ettiler ki, sayın konuşmacıya ben hak veriyorum. Biz kendi toplumumuz içerisinde paralel toplum istemiyoruz. Bu bir gerçek. Bu Türkiye’de de olsa, başka bir yolu olmaz. Çözüm yolunun ancak çocukların kendi evlerinde ana dillerini konuşmakla beraber, okul çağından önce Kindergarten’lara, yani çocuk yuvalarına, gitmeleri, Almanca öğrenmelerini ve okullarda Almanca öğrendikten sonra ancak Alman cemiyetinde, toplumunda, yaşamında istihdam yerleri kazanabileceklerini vurguladılar. Bu çok önemli bir konu. Tabii Türkçelerini unutmamak şartıyla bu duruma dikkat ettikleri taktirde iki toplum arasında çok güzel uyumlar sağlanacaktır ve gerçek köprünün Almanya devleti ve Türkiye devleti arasında ancak bu şekilde olacağına inanıyorum.

Soru: Benim öğrenmek istediğim şu: Almanya acaba 40 yıldır Müslüman bir toplulukla edindiği tecrübelerden bugün tartışılan, daha çok Ortadoğu bağlamında tartışılan, demokrasi ve İslam sorularına katkı sağlayabilecek herhangi bir çıkarım yapabilmiş midir? Konuşmacıların bu konuda kişisel fikirlerini merak ettim.

Soru: Artık Almanya’daki Türklerin evlendikleri kadınların dışında Almanya’ya Türk göçü yoktur. Bundan dolayı birçok sorun doğmaktadır. Çünkü bu kadınlar genelde Anadolu’nun küçük köylerinden Almanya’ya gelmekte ve ne Almanca bilmekte ne de Almanya hakkında bir bilgileri bulunmaktadır. Bunlar çocuk doğurup bu çocukları bir Anadolu köyünün bilinç seviyesine göre Türkçe eğitirler.

Burada şunu soruyorum: Bunu böyle kabul etmek mi gerek? Buna karşı bir şey yapmak zorunda değil mi insan? Örneğin, Türkiye bu kadınları Almanya’daki hayata hazırlamak için ne yapıyor? Ya da Almanya Almanya’ya girişlerine vize vermeden önce bu kadınlardan neden asgari düzeyde Almanca bilgisi istememektedir? Diğer ülkelerde bu mevcuttur. Danimarka şimdi bu konuda çok katı kurallar getirdi. Evlenme durumunda bile uzun yıllar boyu bu ülkeye girişe izin verilmemektedir. Ben bunu istediğimi söylemiyorum. Ama bizim her yıl öncelikle Anadolu’nun köylerinden tek kelime Almanca bilmeden Almanya’ya gelen ve böylece entegrasyon problemlerini artıran ama kolaylaştırmayan kadınlara giriş izni verme sorununa eğilmek zorundayız. Bu da çok nazik ve zor bir konudur. Elbette burada şu soru sorulabilir: Acaba nasıl oluyor da Almanya’daki bütün Türk erkekleri eşlerini Anadolu’dan seçiyorlar? Almanya’da da yeterince Türk kadını bulunuyor. Ama öyle görünüyor ki bu kadınlar burada fazla ayrıntısına girmek istemediğim nedenlerden dolayı onların hoşuna gitmiyorlar. Yani bu insanların her yıl böyle kolayca giriş yapmalarına izin veriliyorsa bana öyle geliyor ki burada gerçekten bir problem var. Belki buna verecek bir cevabın yoktur, Wilhelm, ama ben en azından konuya değinmiş olmak istedim.

Wilhelm Staudacher Evet, Almanya’daki Türk kadınları büyük ihtimalle birçok Alman erkeğin hoşuna gider, ama dini nedenlerle bunlarla evlenmeleri yasaktır. Evet, maalesef bu bir sorundur ve bu gibi haberleri gazetelerden sürekli okuyoruz. Yani bu mesele entegrasyon önünde büyük bir engeldir. Almanya’da yaşayan Türk erkekleri neden Anadolu’nun köylerindeki kızları eş olarak seçiyorlar? Bunun nedenini bilmiyorum. Bu konuda tahminler bulunmaktadır. Belki de buradaki kadınlar daha çok sorumluluk sahibi kadınlardır. Nedeni bu olabilir.

Ama daha önce bir soru vardı, Almanya’daki Türkler hangi partiyi seçiyorlar sorusu. Bunu gerçekten bilmiyoruz. Bunu söyleyebilecek ciddi ve titiz bir araştırma yoktur. Fakat elbette doğru olan bir şey var o da CDU’nun bu konuları ele almadığı ve bu insanların siyasi çıkarlarını temsil etmediği takdirde Türk kökenli vatandaşların oylarını kaybedeceğidir. Ve burada Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi hakkındaki görüşleri de önemli bir rol oynamaktadır. Ülkemizde yaşayan Türklerin çoğunun vatanlarına çok duygusal bir bağı bulunmaktadır ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini istemektedirler. Bu konuda biraz daha beklemek gerekecek. Sonbaharda CDU’nun bir bilinç gelişmesi yaşaması çok muhtemeldir. Ve eğer Avrupa Birliği müzakerelere başlamayı kararlaştırırsa CDU’nun şimdiki konumunu değiştirmesi de beklenebilir. Ama CDU her durumda bir şeyi dikkate almak zorunda kalacaktır. Alman yerel seçimlerinde kıl payı kazanılan belediyelerde birçok durumda Türk kökenli seçmenler belki de seçimin sonucunu etkileyecek bir rol oynamaktadır. Demek ki bu seçmenleri nelerin ilgilendirdiğine iyice bakmak zorundayız. Aslında bizler bu insanlara uyacak siyasi teklifler yapmamız gerektiğine inanıyoruz, çünkü bizler değer yargılarımız açısından da bir çok durumda bu insanlara SPD’den (Sosyal Demokratik Parti) daha iyi yaklaşabiliyoruz. Türk kökenli vatandaşlarda şansımız var. Ama elbette onlara açık olmalıyız ve siyasi bakımdan onlara hitap etmeliyiz. Bu konuda yeterince gayret ediyor muyuz, bilmiyorum. CDU uzun süre bütün bu konulara kapalıydı. CDU diğer önemli konulara da uzun süre kapalı kalmıştı.

Wulf Schönbohm gibi ben de bu partinin üyesiyim, bizler birlikte uzun bir siyasi yaşamı geride bıraktık. Bizler sürekli olarak biraz yenilikçi kanattaydık ve CDU içerisindeki bağnazlığı çoğu kez biraz sıkıcı olarak hissettik. CDU büyük bir parti ve yavaş yavaş ilerliyor. Dolayısıyla bu parti içinde bir an önce gelişmeyi isteyen uç insanlar olabilir. Wulf Schönbohm her zaman bunlardan biriydi; her şeyden önce Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi söz konusu olduğunda kendisi öncü grubun içindeydi. Almanya’daki CDU içinde herkes bunu istemiyor.

Sanırım bizlerin henüz gerçekten bilmediğimiz önemli bir konu var, o da bu konuyu nasıl ele alacağımızdır. Ülkemizde yaşayan gençlerin burada birçok imkanı var ama onlar çoğu zaman bunları bilmiyorlar. Konrad-Adenauer-Stiftung’un neler yapabileceğini ve yapmak istediğini daha önce söyledim. Bu gençler kısmen işe nereden başlayacaklarını bilemiyorlar. Söylediğim gibi, ülkemizde birçok eğitim imkanı var. Bu eğitim programlarında Türk kökenlileri göremiyoruz, çünkü bu konular hakkında bilgi edinmiyorlar ve bizlerin onlara hangi iletişim araçlarıyla ulaşacağımızı bilmiyorlar. Birçok burs vermemiz mümkün, ama bu kesimden bize hiçbir müracaat yapılmıyor, çünkü onlar bu tür burslar için bize başvurabileceklerini bilmiyorlar. Sanırım ben burada sadece bizim alanımızla sınırlı kalıyorum. İnsanların ilgilerine hitap etmediğimiz için neyi yapabileceğimizi ve neyi yapmadığımızı görüyorum. Muhtemelen Almanya’da bu işleri yapabilecek daha başka birçok organizasyon bulunmaktadır. İnsanların bu imkanlar hakkında çok az bilgisi var ve insanlar bu imkanlardan istifade etmeye çok az istekli. En azından bu önemli bir nokta.

Almanya’da 40 yıldan beri İslam dini ile haşir neşir oluyoruz. Ama maalesef bu gerçekten çok şey öğrenemedik. Öyle inanıyorum ki çok az sayıda Alman İslam hakkında gerçek bilgi sahibidir. Ve ancak son yıllarda, İslam dinindeki aşırı dinci akımlar hakkındaki tartışmalar büyüyünce, Almanlar bu konuyla gerçekten ilgilenmeye başladılar. Sanırım Almanya’daki Türk kökenli Müslüman halk bir anlaşma köprüsü olabilir. Ama ancak camiler açık ise, bir alışveriş gerçekleşiyorsa ve her iki taraf karşılıklı olarak birbirlerini soyutlamıyorlarsa. Öyle inanıyorum ki Almanya’daki Türk Müslümanlardan tercüman olarak ve İslam’ı anlama konusunda bir köprü olarak yararlanırsak Almanya’da küreselleşmeye daha elverişli olma şansımız var. Bu konuda daha çok şey yapılabilir. Benim düşüncem, Almanya’da hala İslam hakkında ve İslam’ın gerçekten ne olduğuyla ilgili çok az bilgi bulunduğu ve bilgiden çok önyargıların bulunduğu yönündedir.

Almanca bilmek Almanya’ya gelecekler için şart koşulabilir. Bu konu kısmen tartışılmaktadır da. Sanırım bu konuda Türkiye’de de çok şey yapılabilir. Aslında Almanya’ya gidecek Türkler gittikleri yer hakkında daha fazla bilgi sahibi olmalıdır. Çünkü bunların bazıları gerçektende tamamen bambaşka bir dünyaya geldiklerinden kendilerini buna hazırlamak zorundadırlar. Aksi takdirde kültür kopmaları meydana gelir. İnsanlar birbirinden soyutlanmış ayrı dünyalarda yaşadıklarında da mutlu olmazlar. Bunlar çevrelerindeki yaşama katılmazlar ve bu da yaşam kalitesinden bir kayıp demektir. Yani Türkiye de bu insanları ülkemizdeki yaşama daha iyi hazırlamak için ne yapabileceğini düşünmelidir.

Şimdi bizde Almanca bilgisi Almanya’ya girişte belgelenmelidir diyen makamlar da bulunmaktadır. Bu görüşe katılmak mümkündür. Bana kalırsa Almanca bilgisi en geç bir yıl içinde belgelenmelidir. Bana kalırsa ben Almanya’ya girişi Almanca bilgisine bağımlı yapmam. Ama belirli bir zaman zarfında gerçekten Almanca bilgisini belgelemek için örneğin ücretsiz Almanca kurslarına katılmak gibi bir yükümlülük altına girilmesini öneririm.

Evet, bütün bu soruların açıklığa kavuşması için bu tür tartışmalara girmemizin faydalı olduğuna inanıyorum.

Soru: Sayın Schönbohm, sizin söylediklerinizin aynısı içeride de mevcut. Almanya’ya Türkiye’den gelin gönderiliyor. Yani bir gelin ithali veya Türkiye’den bir gelin göçü var gerçekten. Ama bu bizim içerideki de sorunumuz. Yani Türkiye’nin içinde de iç göç var. Ve o göç edenler oğullarına geldikleri yerden gelin getiriyorlar. Bu niçin oluyor? Bu daha çok büyük kadınların kendilerine uyum sağlayacak gelin istemelerinden kaynaklanıyor. Ve şehirde erkeklerle kendilerine eşit görmek üzere yetişmiş kızlar evde kalıyorlar. Bu epeyce bir orandır. Yani Almanya’da da bu tabii daha şiddetli olabilir, çünkü Almanya’daki eşitlik daha ileridir. Ve o kayınvalideler ona cesaret edemiyorlar. Hatta o erkekler o kızlarla evlenmeye cesaret edemiyorlar kolay kolay.

Ben kendi mezunumuzdan, ben İlahiyat Fakültesindenim, mezunlarımızdan evlenen iki genci hatırlıyorum. Onlardan erkek olan bana şikayete gelmişti, daha ilk yılda. Hatta ilk aylarda diyebilirim. Dedi ki, “Hocam”, işte eşi için, “bana diyor ki, ‘Peygamber söküğünü kendisi dikerdi, yatağını kendisi toplardı, karısına yardım ederdi. Sen bana hiçbir şey yapmıyorsun. Hani biz İslami olarak yetiştik, evlendik?”, diyor, “Hocam, yani dışarıda pek çok kız var bunları yapmaya hazır. Niye ben yapayım?” “E niçin onlardan birisiyle evlenmedin o zaman?” Dedim ben ona. Düşünmedi bunu. Yani hem Müslüman olsun, belki başını örtsün, belki işte farklı olsun diğer kızlardan. Ama aynı şekilde evin işlerinde kendisinden bir şey beklemesin. E tabii bu memleketinden ithalle olabiliyor ancak. Yani sorunlarımız müşterek. Biz onları hazırlamıyoruz ki. Efendim Kars’ın hangi köyünden geliyor Ankara’ya, İstanbul’a yerleşiyor? Sen gitmeden önce şu eğitimi al diye biz de bunları hazırlamıyoruz.

Bu uzun sürecek, ama bir programa da gitmemiz lazım. Hani bu sene bir anket yaptı bir dergi, “Türk kadının en önemli sorunu nedir?” Tek kelime söylememiz gerekiyor. Büyük kadınların eğitimi.

Schönbohm: Şimdi bu anket sonuçları size ihtimal dışı gibi gelseler bile yanlış olmak zorunda da değiller. Ben şunu iddia edebilirim: Ankete katılan Almanya’daki Türkler Almanya’ya karşı bir saldırı durumunda ülkeyi ellerindeki silahlarla savunmaya hazır olduklarını söylemişlerdir. Dileriz hepsi ölmez, değil mi? Yani hepsi hemen yok olmaz. Ve ben bunu hiç de sürpriz bulmuyorum. Türkleri tanıdığım kadarıyla, eğer yaşadıkları ülkeye saldırı olursa bu ülkenin yanında yer alırlar ve bu ülkeyi savunurlar. Bunu hiç mi hiç sürpriz bulmuyorum. Ama böyle bir durumda bunu yapacak olan Almanların sayısının daha az olacağından eminim.