CDU Genel Başkanı Angela Merkel'in 16.02.2004 de Ankara'daki konuşması

Sevgili Bay Schönbohm Sevgili Bay Kocaoğlu Bayanlar ve Baylar,

Bana bugün burada sizlerin misafiri olarak bulunma imkanı verdiğiniz için teşekkür ederim. Tartışmaya da biraz zaman kalabilmesi için konuşmamı kısa tutmaya çalışacağım. Fakat sanırım Sayın Başbakanın bizleri akşam yemeğine davet etmiş olmasının bizler için büyük bir sevinç ve onur kaynağı olduğunu ve insanın böyle bir davete icabet etmek isteyeceğini belirtmeme gerek yok.

Bu akşamı düzenlemiş olan Konrad Adenauer Vakfına, bu kadar kalabalık geldiğiniz için sizlere ve genel olarak bizlere Türkiye’deki değişimleri görme imkanı sağlayan böylesine mükemmel bir ziyaret programı hazırladığı ve burada ilginç görüşmeler yapmamıza aracılık ettiği için Türk Hükümetine ve AK Partiye teşekkür etmek istiyorum. Fakat bu görüşmeler tartışmasız geçmemiştir. Bunu da yeri gelmişken belirtmek istiyorum.

Bayanlar ve Baylar, bu akşam burada Avrupa’nın geleceği hakkında konuşacağız. Avrupa’nın geleceğinden bahsederken, belki dönüp biraz geriye bakmak yerinde olur. Türkiye açısından bu geriye bakış, daha 60’lı yılların başında Türkiye’nin Avrupa perspektifinin özellikle Almanlar tarafından, örneğin Sayın Hallenstein tarafından da vurgulandığı anlamına gelmektedir. Bu durum, o tarihlerde Almanya’da tam istihdamın hakim olması ve insanların yana yakıla işçi araması ve aradığı bu iş gücünü Türkiye’de bulmuş olması gerçeği ile ilişkilidir. Ve o tarihte, deyim yerindeyse bir tür işbirliği içerisinde: “böyle bir durumda gerekli iş gücü Türkiye’den Almanya’ya misafir işçi olarak getiriliyorsa, insanlarını Almanya’ya getirdiğiniz bu ülkeye bir Avrupa perspektifi de kazandırmak gerekir” denilmiştir.

O zamanlar Avrupa Birliği, bugün mevcut olan Avrupa Birliği gibi değildi. Çok daha küçük bir oluşumdu ve ekonomik politikayla ilgili güçlü bileşenleri bulunan ve ancak yavaş yavaş siyasi bir birlik halini almaya başlayan bir oluşumdu. 40 yıldan fazla bir süre sonra bugün ise Avrupa Birliği yeni katılacak ülkeleri, 10 yeni üye ülkeyi kabul etmeye hazırlanmaktadır. Yani Avrupa Birliği’nin 6 değil, aksine 25 üyesi olacak ve 2007’de muhtemelen bu sayı 27’ye çıkacak.

Bu arada –hele hele Türkiye ve Avrupa Birliği ile ilgili olarak– çok değişen bir tarihi süreç yaşanmıştır ki bu tarihi süreçte bazen Avrupa Birliği verdiği sözleri çoğu kez tutmamış, bazen de iç politikadaki durumlardan dolayı Türkiye kendini katılım müzakerelerini kaldırabilecek durumda hissetmemiştir. O tarihlerde –Yunanistan ile katılım müzakerelerine başlanıldığında– Türkiye’deki iç politik gelişmeler nedeniyle Türkiye’nin bu müzakerelere katılmamasını tercih ettiği de tarihsel bir gerçektir.

Şimdi, 2004 yılındayız. 1989 yılında dünyada dramatik değişimler gerçekleşmiştir. “Demir Perde” yıkıldı. Soğuk Savaş sona erdi. Ve böylece stratejik ilişkiler ve temel siyasi ilişkiler dramatik şekilde değişti. Bu dramatik değişimin –Soğuk Savaşın ve bütün Komünist İmparatorluğunun çökmesinin– sebebinin büyük ölçüde bizim küreselleşme diye tanımladığımız bir teknik gelişme olduğunu düşünüyorum ki bu teknik gelişme her şeyden önce bilişim ve internetin sunduğu imkanlarla ortaya çıkmış ve neticede serbest bir bilgi alışverişine imkan sağlamıştır. Bu serbest bilgi alışverişi ise bir endüstri toplumundan, bilgiyi temel alan bir topluma geçişe imkan sağlamıştır. Ve bu da ekonomik temelleri tamamen değiştirmektedir.

Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte, Avrupa Birliği’nin stratejik rolü de değişmiştir. Tehditler değişti, elbette ABD’nin yönelimleri de değişti. Bunun sebebi, Avrupa’nın birden bire artık Soğuk Savaş döneminde sahip olduğu askeri stratejik önemden farklı bir önem kazanması değil, aksine bugün aslında terörden dolayı tehditlerin dünyanın başka yerlerinden gelmesidir. Ve içinde Türkiye ile Almanya’nın da bulunduğu, diğer ülkelerle birlikte uzun yıllardan beri ortak çıkarlar uğruna çalıştığı, savaştığı ve güvenliği temin ettiği NATO gibi ittifakların bugün neler yapabileceği, bütün bu değerlerin ittifak için ne anlam ifade ettiği sorgulanmaktadır. Bugün bizlerin henüz bir arayış sürecinde olduğumuza inanıyorum. Özellikle de Avrupa’da... Irak’la ilgili geçen yılki kriz, bölünmüş bir Avrupa görünümü sergiledi. Böyle bir tehdit durumunda nasıl davranacağı konusunda ittifak edemeyen bir Avrupa. Ve Türkiye açısından da böyle bir durumda işlerin kolay olmadığını biliyorum. Irak’ın komşusu, NATO’nun bir parçası ve girmeye çalıştığı fakat, kendi içinde tamamen kavgalı bir Avrupa’yla karşı karşıya bulunan bir Türkiye. Böyle bir durumda doğru kararlar alarak -biraz önce Türk Dışişleri Bakanıyla da bu çok karmaşık süreç hakkında konuştuk, bana göre Türk Parlamentosu tamamen bağımsız şekilde bu sürecin üstesinden gelmiştir. Çünkü, eğer doğrudan olayların yanı başında bulunuyorsanız ve bağımsız karar vermek zorundaysanız, bu çok zor bir durumdur.

Bayanlar ve Baylar,

Avrupa, bu konumdan dolayı deyim yerindeyse kendini geliştiren bir kıtadır. Bu Avrupa’nın ve Avrupa Birliği’nin ne yapmak istediklerini kendisi keşfetmek zorunda olan bir kıtadır. Avrupa yıllar boyu ekonomik açıdan oldukça etkiliydi. 90’lı yılların başlarında iç piyasamızı oluşturduk. Daha sonra bir istikrar paktı olmaktan çıkıp, Avrupa Birliği’ne üye birçok ülkenin –bütün üye ülkeler değil– katıldığı bir ekonomi ve para birliğine geçtik. Sanıyorum Euro’nun tedavüle çıkmasıyla birlikte siyasal birlikten geri dönüşün mümkün olmadığı ilan edilmiş oldu. Ortak bir para birimine sahip olan milletler, artık birbirlerine karşı savaşmazlar. Ve tabii ki –şöyle dönüp 50, 60 yıl geriye, İkinci Dünya Savaşının bittiği döneme baktığımızda– bu Avrupa’da meydana gelen çılgın bir gelişmedir. Ortak değerler ve ortak siyasi hedefler taahhüdünde bulunan, geriye dönüşü olmayan böyle bir kıtanın bulunması, gelecek için çok büyük bir şanstır.

Türkiye NATO’da yer almaktadır, yukarıda bundan bahsetmiştim. Elbette Türkiye sadece jeostratejik bir ortak olarak değil, aynı zamanda Avrupa perspektifine sahip olan bir ülke olarak bu konuda 60’lı yılların başlarında söz verilen oluşumun içerisindedir. Geçen yıl ilginç bir şekilde meydana gelen Avrupa’daki diğer bir gelişme de, büyük farklılıklara rağmen birden bire Avrupa Birliği’nin özüne uygun bir şey yapılarak -ki kanaatimce bu böyledir-, yani ortak bir dış politika ve ortak bir güvenlik politikasının aranması olmuştur.

Avrupa’nın çıkarları nelerdir? Sanırım burada genel stratejik çıkarlar birbiriyle oldukça örtüştüğü için, tam da ortak bir dış politika ve ortak bir güvenlik politikası alanında Türkiye ile uyum içinde ve müşterek çalışılabilecek ortak hedefler, ortak yollar ve ortak tasarılar ve hatta gerçek ortak yapılar bulmak –ki bu konuda yakın gelecekte büyük imkanların olduğunu görüyorum– oldukça kolay olacaktır.

Fakat bütün bunlar için, işin ta başından beri Avrupa Birliği içinde yer alan ülkelerin, ne istedikleri konusunda hemfikir olmaları ve birliğe daha sonra katılanlarla da –İspanya ve İngiltere’yi kastediyorum– her zaman bu ortak çizgide buluşmaları şarttır.

Irak’ın düştüğü durumdan doğru dersin alınıp alınmadığı, Avrupa Birliği’nin bundan sonraki uluslar arası krizlerde gerçekten müşterek hareket edebilecek durumda olup olmadığı konusunda şimdilik bir hüküm vermeye cesaret edemiyorum. Çünkü bir taraftan bugün sağduyunun bir yıl öncesine nazaran daha kuvvetli olduğuna inanıyorum. Fakat diğer taraftan da çıkarların farklı olması ve dünyadaki muhtemel terörist saldırıları ile karşı karşıya bulunduğumuz tehditlerin analizinin hâlâ oldukça farklı sonuçlandığına inanıyorum.

Ve eğer doğrusunu söylemek gerekirse, özellikle Almanya için söylüyorum, Avrupa elbette Soğuk Savaş döneminde –iş gerçekten ciddi boyutlara ulaştığında– Avrupa’nın güvenlik çıkarlarının büyük ölçüde ABD tarafından korunmasına birazcık da alıştı. 90’lı yılların ortalarında Sırbistan’da Milosevic’in devrilmesi gerektiğinde, Balkanlarda eylem yapmak zorunda kalındığı dönemleri de yaşadık. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, askeri katılımlı ve Milosevic’i gerçekten dize getirecek bir hareketi gerçekleştirmemiz mümkün olmayacaktı.

Yani aslında Avrupa’nın, güvenlik politikası ve dış politikasıyla ilgili tutumunda, “gerçekten şiddetli bir tehdidin üstesinden kendi gücümüzle geldik” diyebileceği bir örnek hâlâ mevcut olmayıp, aksine çoğu kez deyim yerindeyse orta dereceden aksiyonların ardından –Makedonya’da ve diğer olaylarda olduğu gibi– “iyi iş başardık” diyebilmekteyiz. Afganistan’ı da kesinlikle buraya dahil ediyorum. Fakat asıl savaş hareketlerinin deyim yerindeyse her zamanki gibi yine Amerikasız olacağını düşünmek çok zor.

Yani Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikası alanında Türkiye’nin entegrasyonu için oldukça basit ve oldukça iyi perspektifler görüyorum. Ve bu da bizim örn. burada özel, imtiyazlı bir ortaklık veya üçüncü bir yol diye nitelendirdiğimiz şeyin bir parçasıdır.

Bayanlar ve Baylar,

Şimdi 10 üye ülkeyle katılım görüşmelerine çok önceden başlanıldığı sorusuyla karşı karşıya bulunmaktayız. Almanya’da Berlin Duvarı’nın yıkılıp, iki Almanya’nın çok erken gerçekleşen birleşmesinden itibaren, örneğin komşumuz Polonya ile birçok görüşmeler yaptım. Polonyalılar bize şunu söylüyordu: “Siz Almanlar her Pazar vaazında, eğer özgürlük gelirse, Polonya’nın da AB üyesi olması gerektiğini söylüyordunuz. Ve şimdi 10, 11 hatta 12 yıl geçti. Gerçekten de nihayetinde bu konuda harekete geçene kadar katılım için 15 yıl geçmiş olacak.” Ayrıca sizlerin de bizim yüzümüze vurup “Bize ne söz vermiştiniz, şimdi ne yapıyorsunuz?” dediğiniz gibi. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle yapılan müzakerelerde de “Sizin eskiden verdiğiniz Pazar vaazları başka, harekete geçme ve hazır olma başka” diye sitem edildiğini yaşadık ve bunları ben de yaşadım.

Belki bazı yerlerdeki şüpheyi ve çekingenliği anlamak için Almanya’nın durumu ve yaşadığı sıkıntılar hakkında sizlere samimiyetle birkaç söz söylemek istiyorum. Almanya siyasal açıdan bakıldığında mükemmel şekilde iki Almanya’nın birleşmesinin üstesinden geldi, fakat ekonomik açıdan henüz bu gerçekleşmedi. Biz Almanya içi transferde –eskiden olduğu gibi– yılda yaklaşık 40 Milyar Euro harcamamıza rağmen, Almanya’nın yeni eyaletlerinde büyüme oranları, yine de eski eyaletlerdekinin üzerine çıkmamaktadır. Bu demektir ki Avrupa Birliği içerisinde, zihinlerdeki Almanya hâlâ iki devlet şeklinde düşünüldüğünde, Doğu Almanya ile Batı Almanya arasında mevcut olan en büyük farklılık, ekonomik farklılıktır. Elbette bu farlılık da Almanya’nın ekonomik büyümesini bütünüyle zayıflatmaktadır. Fakat bunun yanında ikinci bir şey daha var. İki Almanya’nın birleşmesiyle Almanya bir taraftan büyük bir zafer elde etmiş oldu. 30, 40 yıldan beri yapıldığı gibi “Özgürlük, diktatörlüğü yendi” ifadesini artık telaffuz etmek mümkün olmuştu. Sosyal piyasa ekonomisi, yani ekonomik sistem, planlı ekonomiye üstün geldi. Fakat bu zaferin verdiği sevinçle, biraz da bütün dünyanın değiştiği unutuldu. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle milyonlarca, hatta milyarlarca insan, küreselleşme içerisinde birden bire kendilerine ekonomik bir şansın doğduğunu görmüş ve gayet tabii ki şimdi bu şansı değerlendirmektedirler. Yani dışarıdan Almanya’ya ve diğer Avrupa ülkelerine yapılan rekabet baskısı yoğun şekilde artmıştır ki şimdiye kadarki Avrupa diyebileceğimiz bölge, bugün işte bu problemle uğraşmaktadır. Avrupa Birliği, yani birlik ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları 2000 yılında Lizbon Stratejisi’ne kararlaştırdılar. Bu stratejiye göre Avrupa dünyanın en dinamik kıtası olmak istemektedir.

Bunun değerlendirmesini burada sizler yapabilirsiniz. Türkiye’de büyük ölçüde bir dinamizm mevcuttur. Ülkenin ekonomik büyüme oranı %7’dir ki bu da Çin’deki büyüme hızına eşdeğer bir büyümedir. Çin’in geçen yılki büyüme oranı %5’ti, bu yıl da yine %5 olacak. Bu bir dinamizmdir. Avrupa ise geçen yıl oldukça kötü bir ekonomik büyüme –belki de %1’in altında, Almanya -0,1- gerçekleştirdi. Yani resesyon. Bu da dünyanın en dinamik kıtasıyla aramızda büyük uçurumun olduğu anlamına gelmektedir. Bu ne demektir? Bu; iş alanlarının, özellikle de düşük nitelik gerektiren iş alanlarının Almanya’dan çıktıkları anlamına gelmektedir. Ve biz önceki yıl Almanya’da net olarak 600.000 civarında işyerimizi kaybettik. Geçen yıl ise 400.000 işyerimizi kaybettik. Yani bu bizim kurallarımızı, yasalarımızı, iş yasamızı ve ücret belirleme yasamızı küresel rekabet kurallarına uyarlama konusunda büyük sorunlarımız bulunduğu anlamına gelmektedir. Tabii ki bu sorun sizlerin sorunu değil. Fakat bu benim bütün bu küreselleşme hareketlerini kendileri için büyük bir şans kabul etmek yerine, şu anda çoğu kez küreselleşmenin kendilerine yapacağı etkiden korkan insanları ikna etmede yaşadığım bir iç politika problemidir.

Şimdi ise işçilerinin aldığı ücret seviyesi bizimkinin beşte biri dolayında bulunan, eğitimleri hiçte kötü olmayan –özellikle de eski sosyalist ülkelerdeki bilimsel-teknik eğitim ve mühendislik eğitimi kaliteli bir eğitimdi– 10 yeni üye etrafımızı sarmış durumda. Almanya’nın ileri gelen ekonomi bilimcilerinden biri, kısa süre önce çıkan kitabında “Almanya bir pazar ülke halini almaktadır”. Kendisi bununla şunu ifade etmektedir: Bir ürünün katma değer yaratma alanı, yani üretim aşamaları gittikçe Almanya dışına kaymaktadır; doğal olarak da Almanya’nın komşuları olan Polonya ve Slovakya’ya. Pek çoğu da Türkiye’ye. Bu ülkelerin mükemmel işgüçleri olduğunu biliyorum. Deyim yerindeyse Almanya’da sadece son montaj yapılmaktadır. Ürünlerin üzerine güzel etiketler yapıştırılarak, “Made in Germany” markası altında sevkıyat organize edilmektedirler. Fakat bununla yeterince para kazanmanız mümkün değildir. Yani bugünlerde gündemde, Almanya’daki iç politika gündeminde “kendimizi dünya şartlarına ve Avrupa piyasasının şartlarına nasıl adapte edebiliriz” sorusu yer almaktadır.

Bununla sizlere sadece şunu anlatmak istiyorum. Bizim katlanmak zorunda olduğumuz güçlükler, sizin çektiğiniz sıkıntılar yanında sizlere küçük gelebilir. Fakat bu sıkıntılarda bir nokta var ki bunu hafife almamanızı, göz ardı etmemenizi rica ediyorum. Bu nokta da şudur: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Federal Almanya’nın kurulmasından itibaren Almanya’da yaşam standardı sürekli arttı. Bu ise, insanlar hayatlarından memnun oldukları için, demokrasiye oldukça destek olan bir faktördü. Bir-iki yıldan beri, aslında belki daha uzun süreden beri demografik değişimlerin de etkisiyle gelecek yıllarda yaşam standardının artmaktan daha çok düşeceği bir ortamın oluşmasına sebep olduk. Her halükarda bugünkü yaşam standardını korumak çok ama çok zor olacak.

Durum böyleyken şimdi birde 10 yeni üye ülkenin birliğe katılmasıyla başa çıkmak zorunda kalacağız. Siyasi açıdan doğru olduğu için, bu duruma feryat etmek istemiyorum. Avrupa’nın geleceğini ilgilendirmesi bakımından tamamen doğrudur. Ekonomik izlenimleri ilgilendiren meseleye gelince, o problem çözülmemiştir. Mevcut Avrupa Birliği’nin eylem gücüne gelince, hali hazırda böyle bir eylem gücü bulunmamaktadır. İnsanlar uzun süre –ben bunu her zaman böyle söylerim– konuşmalarını sanki balayındaymış gibi yaptılar, fakat şimdi 25 üyeden oluşan bir Avrupa’da, bu Avrupa evliliğinin günlük yaşam zamanı gelmiştir. Bir anayasa sözleşmesi üzerinde uzlaşılamaması, Avrupa’nın nasıl karar vereceği veya her ülkenin nasıl karar vereceği konusunda anlaşmaya varılamaması, her ülkenin nasıl bir çehreye bürüneceği gibi gerçekler, ileriki yıllarda bizleri nelerin beklediği konusuna çok kısa bir bakış atılmasını sağlamaktadır.

Şimdi kendi kendinize: “Bu bayan da neler söylüyor böyle? Bize vaatler verdiler ve şimdi biz de çektiğimiz bunca sıkıntının karşılığını almak istiyoruz.” diye söyleneceksiniz. Üzerine basarak söylemek istiyorum ki Türkiye’nin –önce başbakan Gül, şimdi ise başbakan Erdoğan– yönetiminde gerçekleştirdiklerinin bir benzeri daha yoktur. Burada gerçekten de toplumda demokrasi yönünde gelişme gösterecek dramatik bir niteliksel iyileşme veya değişimin olacağına inanıyorum.

Bugün yaptığımız birçok görüşmeden sonra Türkiye’nin bütün bunları Avrupa’nın sempatisini kazanmak için yapmadığına kesinlikle kanaat getirdim. Aksine yapılanların Türkiye’deki insanların isteklerinden kaynaklandığını ve bundan dolayı daha da dikkate değer olduklarını ve bu sürecin yeterince takdir edilemeyecek bir süreç olduğunu düşünüyorum.

Böyle olduğu için de kesinlikle Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkide bizlerin birbirimize karşılıklı olarak sonradan yerine getiremeyeceğimiz vaatlerde bulunmamızı istemiyorum, çünkü zannediyorum Avrupa geride kalan 40 yılı aşkın süre içerisinde Türkiye’ye oldukça fazla vaatlerde bulundu. Bu vaatlerde bir parça samimiyetsizlik de vardı. Deyim yerindeyse, görüşmelerdeki Türk tarafı arkasını dönüp gider gitmez herkes yine bildiğini okumaya başlıyordu. Fakat gelecekte bunun böyle olması mümkün değil, çünkü bunlar en büyük hayal kırıklıklarıdır. Ve bu nedenledir ki tahminime göre Türkiye en yakın gelecekte Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirecektir. Formal olarak, işin yasama yönünü ilgilendiren kısmı yakın zamanda yerine getirilmiş olacak, fakat yürütmeye konulması ise daha uzun zaman alacaktır. Sanırım, öyle bir buçuk yıllık bir sürede toplumda bütünüyle bir zihniyet değişikliği ve vatandaşlarda devlete karşı tamamen yeni bir anlayış geliştirilemeyeceğine de şaşmamak gerekir. Sadece eskiden bazı Doğu Alman makamlarının şimdi özgürlük içinde –ne kadar süreceği bilinmeyen ve 15 yıl sonra hâlâ başaramadıkları– zihniyet değişikliğinin nasıl olduğu sorusunu düşündüğümde, bu değişim sürecinde sizleri, yani bu değişimin yerel sorumluları olan sizin gibi insanları nelerin beklediğini aşağı yukarı tahmin edebiliyorum.

Ama bu, meselenin bir yönü. Diğer yönü ise Kopenhag Kriterleri’nin mevcut Avrupa Birliği’nin entegrasyona elverişliliğinden hareket eden bir bölümü de içermesidir. Bu konuda –ki bu da samimiyete dahildir– sizleri bu akşam burada tamamen memnun edemeyeceğim. Ama ben bir yıl sonra tekrar gelmeyi ve geldiğimde birbirimizi hayal kırıklığına uğratmış olmak yerine, bu konuda bir adım daha ileri gitmiş olmayı tercih ederim. Bugünkü AB’nin entegrasyona elverişliliğinin çok kritik bir noktaya ulaştığını söylemek zorunda olmam da bunlara [yani kriterlere] dahildir. Aynen sizlerin de doğru olarak söylediğiniz gibi “Bize yanlış vaatlerde bulunduğunuzda, Türkiye’deki insanlar daha çok hayal kırıklığına uğrayacak ve belki de girdiğimiz bu yolda artık bizimle birlikte olmayacaklar” düşüncesiyle ben ve başkaları kendi ülkemizdeki insanları da yanımıza almakla yükümlüyüz.

Bu nedenledir ki bizler kritik bir yoldan geçiyoruz ve ancak birbirimize göstereceğimiz karşılıklı dürüstlükle bu yolun sonunu getirebiliriz. Bu kritik yol şudur: Türkiye’nin bir Avrupa perspektifi vardır. Türkiye kendi açısından kendini ilgilendiren Kopenhag Kriterlerini en kısa zamanda yerine getirecektir. Gelişmeler bu yönde ilerlediği müddetçe, Türkiye’nin bunu başaracağından eminim. Fakat Avrupa Birliği şimdilerde kritik bir aşamadan geçmektedir. Ve bu kritik aşama, bizden insanlara “biz bununla başa çıkamıyoruz” dememizi gerektirmektedir.

Evet, müzakerelere başlıyoruz. Hangi müzakerelere başlıyoruz? Bizler, sonuçları açık olan müzakerelere mi, yoksa sonucu çoktan belli olan müzakerelere mi başlıyoruz? Bana sorarsanız, gelin bu konuda konuşalım derim. Böylece üyelik yolunda nitelikli adımlar atabiliriz, ama bu adımlar tam üyeliğe kadar varmaz. Biz buna imtiyazlı ortaklık diyoruz. Bu ortaklık örneğin yapısal fonla tamamen donatılmayı kapsamaz. Tarım politikasının tamamen tek tarım politikası haline gelmesini kapsamaz. Bu yakın bir gelecekte Türk işçilerinin tamamen serbest dolaşımını kapsamaz. Türk tarafı çoğu kez şöyle demektedir: “Gelin tam üyelik görüşmelerine başlayalım. Fakat biz –yapısal fon, bölgesel teşvik, tarım politikası, serbest dolaşım– gibi birçok şeyi yakın bir gelecekte alamayacağımızı biliyoruz.”

Bay Schönbohm biraz önce, ‘belki bağımsızlık haklarından vazgeçilmesi konusunda bir kez daha ayrıntılı şekilde düşünülecektir’ dedi. Bütün bunları istiyor muyuz? İki işletmenin bir araya gelip oluşturduğu her birleşmenin bir rekabet komiseri tarafından denetlenmesini göze alabiliyor muyuz? Brüksel’in onayı olmadan herhangi bir vilayetin hiçbir bölgesel teşvik alamamasını göze alabiliyor muyuz? Her elmanın bir standarda bağlanmasını, her arıtma tesisinin Avrupa standartlarına uygun olmak zorunda olmasını istiyor muyuz? Bütün bunlar politikanın topluluk politikası haline gelmesidir ve bu da küçük, çok küçük bir kesittir. Her onay süreci, Avrupa Birliği’nin çevreye uyumluluk denetiminden geçmek zorundadır. Her su standardı, hava standardı ve daha başka birçok konu...

Bunların dinamiğe zarar verip vermeyeceği, yani Türkiye’nin AB’ne yakınlaşmasında ve ekonomik canlanmada, ekonomik dinamikte bir denge kurup kuramayacağımız ya da pek çok kuralın herhangi bir yerde bir engel oluşturup oluşturmayacakları sorusu akla gelmektedir. Ve imtiyazlı bir ortaklık ile belirli alanları açık bırakmakla bir yere varıp varamayacağımız sorusu akla gelmektedir. Benim açımdan bu soru sadece kararsız kalınmış bir soru değildir, aksine bana kalırsa ben imtiyazlı bir ortaklığı tercih ederdim.

Şimdilik bu konuda Avrupa’da –Avrupa Halk Partisi de dahil– hiçte öyle fazla destekçimizin olmadığını biliyorum. Bazen bana öyle geliyor ki, jeostratejik önemi tanımlayan ve “elbette Avrupa için Türkiye’ye ihtiyacımız var” diyen bir dış politikacılar platformu var –ki böyle bir platformda varsa ben de hemen onlara katılırım–. Bundan başka bir de ufak tefek yerel politikayla uğraşan ve her yerel seçimde insanları ikna etmek zorunda olan politikacıların oluşturduğu bir platform bulunmaktadır. Parti başkanı olarak ben bu iki platformu da memnun etmek zorundayım. Ben bunu Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde her zaman söyledim ve örneğin Türkiye ile imtiyazlı bir ortaklık için de söylüyorum.

Mevcut Avrupa’nın –şimdi artık eski Avrupa’nın diyorum– birliğe katılan her yeni üye bir yüktür şeklindeki bu düşüncesi, Avrupa’nın büyük bir yanılgısı olarak karşımıza çıkabilir. Çünkü bizler daha şimdiden Slovakya’nın bizim asla oluşturamayacağımız bir vergi yasasının, Letonya’nın ise yine bizim asla yapamayacağımız bir iş yasasının olduğuna şahit olmaktayız. Daimler-Chrysler’in temsilcilerinin Türkiye’de mükemmel işçilerinin olduğunu ve böyle bir şeyin bizde bile olmadığına şahit olmaktayız. Aynı zamanda Almanya’da bu yıl için %2, gelecek yıl için ise %2,7’lik bir ücret artışı öngören toplu sözleşmeler yapılıyor ve bundan dolayı da iş sahaları tekrar Türkiye’ye, Slovakya’ya veya Macaristan’a kaydığında, buna şaşırıyorlar. Bütün bunlar sizin problemleriniz değil ve bizler öğrenmek ve esnek olmak zorundayız. Ve çevremizde birçok değişikliği daha cesurca gerçekleştiren ülkelerin bulunduğu gerçeği biz Almanları da biraz düşündürmelidir. Bundan dolayı da günün birinde olabilecek bir şeyi söylemiyorum. Ama genel bir fikir edindiğim perspektif için benim kriterim veya benim tercih ettiğim hedef, Türkiye ile imtiyazlı bir ortaklık şeklinde yola devam etmektir. Buraya bir dost olarak ve sizlerle bu konuyu samimiyet içerisinde ve doğrudan görüşmek amacıyla geldim. Avrupa’da kapalı kapılar ardında Türkiye hakkında ve Avrupa’ya ait olduğunu hisseden Türkiye’de ise mevcut Avrupa hakkında çok şeyler söylemektedir. Sanırım fikirlerimizi birbirimizin yüzüne karşı ve biraz da katı şekilde söylemek bunun en iyi yoludur.

Görüşmelere katılan Türk tarafını, kendi çıkarlarını açıkça formüle eden ve bilinçli insanlar olarak tanıdım. Bu anlamda insanların kendi çıkarlarını böyle açıkça ve dürüstçe dile getirmeleri her zaman siyasi bir çözüm getirmiştir; bu bağlamda: Beni burada misafir ettiğiniz için en içten teşekkürlerimi sunarım.