Sunum:" Almanya'nın AB Konsey Başkanlığı - Hedefler ve Beklentiler", Dr. Andreas Schockenhoff, Milletvekili ve CDU/CSU Meclis Grubu Başkan Vekili

Şu dillerde de mevcuttur: Deutsch

Milletvekili ve CDU/CSU Meclis Grubu Başkan Vekili Dr. Andreas Schockenhoff 5 Şubat 2007 tarhinde yaklaşık 200 kişi önünde Almanya'nın AB Konsey Başkanlığı ile ilgili bir sunum yapmıştır. Türk tarafından ise AK Parti Milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger Türkiye'nin ve partisinin beklentileri hakkında görüş bildirmişlerdir.

Almanya’nın AB Dönem Başkanlığı – Hedefler ve Beklentiler

Andreas Schockenhoff, Federal Milletvekili CDU/CSU Federal Meclis Grubu Başkan Vekili

Bayanlar ve Baylar!

Burada, Almanya’nın AB Dönem Başkanlığının hedefleri ve beklentileri hakkında genel bir değerlendirme – kabaca olsa da –yapabilmekten ötürü içten teşekkürlerimi sunuyorum. Daha sonra yapacağımız tartışmalar açısından bir fikir verecek olan giriş bildirimde, üç konu başlığı üzerinde yoğunlaşmak istiyorum. Bunlar, aşağıdaki hususlardır:

- anayasa sözleşmesiyle ilgili bundan sonraki süreç, - gelecekteki genişleme süreci ve komşuluk politikası ile - AB’nin Rusya ile olan ilişkileri.

Tabii ki Almanya’nın AB Dönem Başkanlığı çalışmaları, örneğin 8/9 Mart tarihinde Lizbon’da yapılacak AB zirvesinin ağırlık noktalarını teşkil edecek olan Enerji ve Çevre Politikası veya organize suçlar ve terörizm ile mücadelenin iyileştirilmesi sorunları gibi, AB açısından büyük önem taşıyan diğer konularla belirlenmiş olacaktır. Sizlere daha ayrıntılı malumat verebilmek için, izninizle yukarıda bahsetmiş olduğum üç konu üzerinde yoğunlaşmak istiyorum

I. Bayanlar ve Baylar!

Fransızlar ve Hollandalılar bir halk oylaması sonucunda anayasa sözleşmesini reddettikten yaklaşık iki yıl sonra, Haziran ayı sonlarında gerçekleşecek AB zirvesindeki Almanya’nın AB Dönem Başkanlığı, krizden çıkış için bir yol gösterecektir.

Şu anda artık düşünme safhası geride kalmıştır. Şimdi, Almanya’nın AB Dönem Başkanlığı altında yeni kararlar alınmasının zamanıdır.

Bununla ilgili olarak, anayasa sorununda bir çözüme ulaşılması için tek tek AB ülkelerinde hangi düşüncelerin mevcut olduğunu görmek amacıyla, Federal Almanya hükümeti 26 AB ortağı ile ayrıntılı görüşmeler yapacaktır.

Muhtemelen geride kalan haftalar içerisinde bu görevin ne kadar zorlu olacağına dair bir görüş sahibi olmuşsunuzdur: Bu noktada “Anayasa Dostları” diye bilinen yani hali hazırda anayasaya onay veren 18 AB ülkesi bulunmaktadır. Bunlar mevcut anayasa sözleşmesini büyük ölçüde muhafaza etmeyi istemekle birlikte, belirli alanlarda tamamlamalar yapılmasına da sıcak bakmaktadırlar.

Bu konuda ayrıca, bir başka ifadeyle “Asgari Sözleşme” diye bilinen daha doğrusu mevcut sözleşme metninin epeyce kısaltılması üzerine de fikir yürütülmektedir. Ve şüphesiz, Polonya’nın Mart ayında yeni bir AB Anayasa Sözleşmesi için kendi önerisini sunmak istediğini, Çek Cumhuriyeti hükümetinin büyük ölçüde yeni formülasyonlar yapılmasını arzu ettiğini veya Büyük Britanya’ da anayasa sözleşmesinin önemli kurumsal unsurlarının – örneğin çoğunluk kararlarının genişletilmesi, AB Dışişleri Bakanı veya AB Dış İşleri Bakanlığı gibi - reddedildiğini sizler de biliyorsunuzdur.

Federal Şansölye, 21 Mayıs tarihinden itibaren 26 meslektaşıyla birlikte söz konusu bu farklı pozisyonların nasıl bir araya getirilebileceği konusunda kişisel olarak görüşmeler yapacaktır.

Federal hükümet, bu temel üzerinden hareketle, reddedilen anayasa sözleşmesi sorununun hangi adımlarda çözülebileceğine dair bir yol haritası hazırlamak istemektedir.

Almanya’dan sonra AB Dönem Başkanlığına geçecek olan Portekiz’e, Federal Şansölye’nin 26 AB ortağı ile gerçekleştirdiği görüşmelerde elde ettiği bilgiler temelinde gerçekleştirilecek küçük bir hükümet başkanları konferansında, bir çözüm bulma görevi verildiğini tasavvur edebiliyorum. Bu, 2007 yılının sonuna kadar gerçekleşecektir. Her halükarda bu sorunun 2009 yılı ilkbaharında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinden önce çözülmüş olması gerekmektedir. Bunun dışında, Federal Almanya meclisi açısından anayasa sözleşmesi, eylem yeteneğini, şeffaflığı ve demokrasiyi AB içerisinde teminat altına almak ve daha da güçlendirmek için, mükemmel bir temeldir.

Roma Sözleşmelerinin 50. Yıldönümü nedeniyle 25 Mart tarihinde yapılacak özel zirve, anayasa tartışması açısından önemli bir itici güç olabilir. Bu zirvede, AB’nin önemli değerlerine ve gelecekteki görevlerine ilişkin bir “Berlin Bildirgesi’nin” kabul edilmesi bekleniyor.

Bayanlar ve Baylar!

Roma Sözleşmelerinin 50. yıldönümü, geniş kapsamlı kamusal bir tartışmayı başlatmak için bir fırsattır: AB ne kadar büyük ve kontrol edilemez hale gelirse, Avrupa Birliği’nde yaşayan insanlar şu soruyu o kadar fazla soracaklardır: „Avrupa Birliği’ni farklı kılan nedir? Ona ne için ihtiyacımız var? Ve sürekli değişim içerisinde Avrupa Birliği hangi alanlarda kendisi gibidir ve başkalarından ayırt edilebilirdir? Yani burada söz konusu olan Avrupa Birliği’nin kimlik sorunu ve vatandaşlarının birlik ve dayanışma duygusu sorunudur.

Bunun için, AB’nin eylemlerini ve beraberliğini ortak değerler üzerine kuran bilincin yeniden açık bir biçimde harekete geçirilmesi gerekmektedir. Ve Avrupalıların birlik ve dayanışma duygusu, dar bir alanda yaşayan ulusların belirgin çeşitliliği, bunların kültürlerinin yaratıcılığı ve çok sayıda tarihsel, coğrafi ve kültürel özellikleri tarafından tayin edilen, birleşmenin olduğu kadar farklılaşmanın da bulunduğu yüzyıllar süren bir kültür sürecinin sonucudur: Yahudi-Hıristiyan unsurlarının belirleyiciliği, mezheplerin çoğulculuğu ve bir arada yaşaması, Yunan felsefesi, Roma hukuku, hümanizm, yenilenme ve aydınlanma, bilim ve teknik, mimari, müzik ve edebiyatta müştereklik, pek çok savaşlarla birlikte ortak tarih, yeniçağdaki özgürlük hareketleri ve sosyal devletin tesis edilmesiyle birlikte sosyal bir sorumluluğa olan temel inanış. Bütün bunlar AB ve onun üyesi olan devletlerin özünü ve bu devletlerin içerde olduğu kadar, dışarıdaki davranışlarını da belirlemektedir.

Federal Şansölye, işte bu nedenlerden ötürü Ocak ayı ortalarında Strazburg’ taki Avrupa Parlamentosu nezdinde yaptığı konuşmasında, özgürlük ve hoşgörü sayesinde ulusların ve insanların bu çeşitliliğinin mümkün olacağına açık bir biçimde işaret etmiştir: - Girişimci hareket özgürlüğü, - İnanma veya inanmama özgürlüğü, - Başkalarını rahatsız etse bile, kendi düşüncesini açıkça söyleme özgürlüğü. Ya da Fransız filozof Voltaire’nin söylediği gibi: „Senin düşündüklerine zerre kadar katılmıyorum, ancak düşündüklerini özgürce söyleyebilmen için hayatımı ortaya koyarım.“

AB’deki ulusların ve insanların birbirleriyle olan münasebetlerini farklı kılan bu hoşgörüdür. „Avrupa’da ihtiyacımız olan hoşgörü“, Federal Şansölye Strazburg’ta yaptığı konuşmasına böyle devam etmiştir, „sadece şiddet yanlısı olmaktan vazgeçmek ve ötekine tahammül etmek demek değildir, bilakis ötekini istemeyi gerektirir.“ Federal Şansölye, hoşgörüsüzlüğe, aşırı sağcı veya aşırı solculardan gelen şiddete, din adına uygulanan şiddete karşı Avrupa’nın asla anlayış göstermemesi gerektiğini söylüyordu. „Hoşgörü eğer kendisini hoşgörüsüzlükten korumaz ise, o zaman kendi kendisinin mezar kazıcısı olur.“ diyordu Federal Şansölye.

Anayasa sözleşmesiyle ilgili kriz ve vatandaşların genişleme sürecine karşı duydukları şüphe karşısında, Federal Şansölye, Avrupa’nın birleşme sürecinin temel motifini ve özünü hatırlatmıştır: Özgürlük ve hoşgörü. Ve aynı zamanda, gelecekteki dış, güvenlik ve ekonomi politikalarıyla ilgili güçlüklerle başa çıkılabilmesi için, bu olguların Avrupalılara rehberlik etmeye devam etmesi gerektiğini belirtmiştir.

II.

Bayanlar ve Baylar!

Almanya’nın AB Dönem Başkanlığı, AB’nin özümseme kapasitesini göz önünde bulundurarak, genişleme sürecini devam ettirecektir. Bunu yaparken de geçen yılın Aralık ayında gerçekleştirilen AB zirvesinin sonuç bildirgesini dikkate alacaktır.

Bu zirvede devlet ve hükümet başkanları, gelecekteki genişleme sürecinde artık otomatizmin olmaması gerektiği konusunda taahhütte bulundurlar. Kriterlerin ve girilen yükümlülüklerin titizlikle yerine getirilmesine dikkat edilecektir. Katılım sürecinin hızı, müzakere yapılmakta olan ülkedeki reformların sonuçlarına bağlı olacaktır. Gelecekte, eğer müzakerelerin tamamlanması yaklaşmışsa, ancak o zaman katılım tarihleri zikredilecektir.

Eğer Avrupa Birliği vatandaşları, devlet ve hükümet başkanlarının yükümlülüklerini yeniden ciddiye aldıklarını görür, aday ülkelerin katılım kriterlerine sıkı bir şekilde riayet ettiklerini özenle takip eder ve Avrupa Birliği’ne yeni bir katılımın sonuçları ile ve AB’nin eylem kabiliyetini itinalı bir biçimde değerlendirdiklerini tespit ederlerse, işte ancak o zaman gelecekteki katılımlar açısından daha fazla halk desteğinden bahsedebiliriz.

Türkiye ile yürütülen katılım müzakereleriyle ilgili olarak, Almanya’nın AB Dönem Başkanlığı sırasında şu konular önem kazanmaktadır: Henüz tamamlanmamış tarama raporlarının değerlendirilmesi, AB üye devletlerinin müzakere pozisyonları hakkında karar verilmesi, dışişleri bakanlarının 11 Aralık 2006 tarihli kararı temelinde başlıkların açılması ve müzakere edilmesi.

CDU/CSU’nun Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğine kuşkuyla baktıklarını biliyorsunuz. Fakat Almanya, Schröder hükümetinin AB’de kararlaştırmış olduğu hususların arkasındadır. Bizler henüz muhalefetteyken, 2005 yılında Türkiye’ye yapmış olduğu ziyaret sırasında Bayan Merkel bu hususu su sözlerle ifade etmiştir: „ahde vefa“.

Bu nedenle şu hususu bütün açıklığıyla söylemek istiyorum: Türkiye’nin başlamış olduğu reform sürecini devam ettirmesine büyük bir ilgi duyuyoruz –katılım müzakereleri de bu hususta bir aracılık görevi görmektedir! Hükümetiniz hali hazırda pek çok önemli ilerlemeler kaydetmiştir ve eğer hangi dirençlerin aşıldığı ve aşılması gerektiği düşünülecek olursa, bu ilerlemeler o ölçüde dikkate değer olacaktır.

İçimizden hiç kimse Türkiye ile katılım müzakerelerinin kesilmesini istememektedir, müzakerelerin devam ettirilmesi, Avrupa’nın menfaatinedir. Ve içimizden hiç kimse Türkiye’nin yoluna ilave taşlar koymamaktadır.

Fakat biz - ahde vefa“ ilkesine uygun olarak – kriterlerin sıkı bir biçimde yerine getirilmesi konusunda ısrar edeceğiz – örneğin Hıristiyan azınlıklar da dahil, din özgürlüğünün tamamen sağlanması, azınlık haklarının teminat altına alınması veya kadın haklarının ve sendikal hakların güçlendirilmesi ve özellikle Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin değiştirilmesi gibi.

Bu hususlar katılım müzakereleri bakış açısından vazgeçilmez değildirler sadece. Müzakerelerden tamamen bağımsız olarak, Türkiye’nin menfaatine olan bir durum söz konusudur. Çünkü gazeteci Dink’in öldürülmesi ve Nobel edebiyat ödülü sahibi Orhan Pamuk’un yoğun tehdit alması, aşırı milliyetçiliğin yalnızca entelektüelleri ve kültürel yaşamı değil, bilakis bir bütün olarak Türkiye’yi ne derecede tehdit ettiği konusunda yalnızca iki örnektir.

Ve Türkiye’nin daha 2005 yılının Eylül ayında taahhüt etmiş olduğu Ankara Protokolü’nün uygulanması da kaçınılmazdır. Bu protokolde söz konusu olan en eski temel özgürlüklerden birisidir, yani serbest mal dolaşımı. Bu, Türkiye’deki limanların ve hava limanlarının AB üyesi olan Kıbrıs gemilerine ve uçaklarına da açık olmak zorunda olduğu anlamına gelmektedir.

Bu durum gerçekleşmediği müddetçe, katılım sözleşmesinin sekiz önemli başlığı –serbest mal dolaşımı, yerleşme özgürlüğü ve serbest hizmet dolaşımı veya tarım gibi – müzakere edilemeyecektir ve ayrıca diğer başlıkların hiç birisinde müzakereler kapatılamayacaktır.

AB dışişleri bakanlarının 11 Aralık 2006 tarihli bu kararıyla ne müzakereler dondurulacak, ne de katılım süreci kesintiye uğrayacaktır. Bu sayede daha ziyade, bizim katılım müzakerelerinin devam ettirilmesine ve buna bağlı olarak ülkenizdeki reform süreçlerinin devam ettirilmesine ilgi duyduğumuz vurgulanmıştır. Eğer AB verilen taahhütlere uyulması gerektiğini söylüyorsa, o zaman bu şüphesiz onun ciddi olduğuna dair bir mesajdır.

Almanya’nın Dönem Başkanlığı sırasındaki önemli konulardan bir tanesi de Batı Balkanlar bölgesi olacaktır: Avrupa Birliği’nin pozisyonu açıktır: Eğer bu devletler, NATO’nun ve AB’nin silahlı kuvvetlerini oradan tamamen çekebileceği şekilde kendi içlerindeki ve devletlerarası anlaşmazlıkların üstesinden gelecek olurlarsa ve bütün katılım kriterlerini titizlikle yerine getirecek olurlarsa, o zaman şimdiki AB üyeleri değişen bu durum sayesinde Balkanların batısında hatırı sayılır bir güvenlik kazanımı elde etmiş olacaklardır. Bu nedenle, söz konusu bu ülkelere ilişkin katılım perspektifi, bizim menfaatimizedir.

Bu bağlamdaki özel güçlüklerden birisi de Kosova’nın gelecekteki statüsü sorunu olacaktır. Baş müzakereci Ahtisaari, şimdilerde ne Sırp tarafının, ne de Kosova-Arnavut tarafının isteklerini karşılamayan bir öneride bulunmuştur. Buradan hareketle, Almanya’nın AB Dönem Başkanlığından, temas grubu – Rusya da dahil – üyelerinden ve son olarak BM Güvenlik Konseyi’nden anlaşmazlık taraflarınca kabul görecek, ya da en azından tahammül edilecek bir çözüm bulmaları istenmektedir.

Bir diğer önemli ağırlık noktası da Avrupa Birliği’nin komşuluk politikasının geliştirilmesidir. Bu alanda bir taraftan AB ile onun doğudaki komşularıyla olan ikili ilişkilerin derinleştirilmesi söz konusudur.

Fakat aynı zamanda daha yakın bölgesel işbirliğinin de söz konusu olması gerekmektedir. Çünkü bu yılın başlarında Romanya ve Bulgaristan’ın birliğe katılmalarından bu yana, AB Karadeniz Bölgesi ülkeleriyle müşterek bir dış sınıra sahiptir.

Böylece, söz konusu bu bölgenin sorunları aynı zamanda doğrudan AB’nin sorunu haline gelecektir – Anahtar kelimeler Organize Suçlar, İnsan ve Uyuşturucu Ticareti ve bilinen adıyla „dondurulmuş çatışmalar (frozen conflicts)“dır.

Bu nedenle, söz konusu bölgenin istikrara kavuşturulması ve demokrasinin, insan haklarının, hukuk devletinin ve büyümenin güçlendirilmesi için daha etkin bir katkıda bulunmak, AB’nin menfaatinedir.

AB’nin bir Karadeniz Politikası sayesinde, bilhassa hiçbir AB perspektifi olmayan veya yakın zamanda hiç AB perspektifi olmayan devletler, aynı zamanda AB’ne üyelik sorusuyla bağlantılı olmaksızın, daha güçlü bir biçimde AB politikası içerisine dahil edilebilirler. Ukrayna gibi ülkelerin birliğe katılım istekleri açısından bakıldığında, bir Avrupa ülkesi olarak geri çevrilmemek, bilakis karşılıklı komşuluk politikası çerçevesinde olabileceğinden daha fazlasıyla AB politikasının çeşitli alanlarına dahil olmak, önemlidir.

Bu nedenle, karşılıklı komşuluk politikasının tamamlayıcısı ve Rusya ile olan işbirliğinin tamamlayıcısı olarak, - “Kuzey Boyutu” veya Barselona Sürecine benzer şekilde - bölgesel bir AB Karadeniz Politikası geliştirilmesini gerekli görüyorum.

Bu türden bölgesel bir Karadeniz Politikası’nın ağırlık noktaları şunlar olmalıdır: ekonomik işbirliğinin adım adım derinleştirilmesi, terörizm ve organize suçlarla mücadele, çevre koruma, enerji işbirliğinin sorunları. Aynı zamanda, demokrasinin, hukuk devletinin, eğitim ve bilimin güçlendirilmesine yönelik olarak sivil toplum işbirliğinin derinleştirilmesi de vazgeçilmez hususlardan birisidir.

Şüphesiz o zaman biz de “hassas konularla” ilgilenmek zorunda kalacağız! Çünkü Karadeniz Bölgesinde işbirliğinin derinleştirilmesi, „dondurulmuş çatışmalar“ diye bilinen anlaşmazlıklarda uzlaşma sağlanması için AB’nin daha etkin katkı sağlamasını gerektirmektedir.

Bence, bu hususta AB daha fazla katkı sağlayabilir ve sağlamalıdır, çünkü anlaşmazlık taraflarının AB’ne duymuş oldukları güveni bu şekilde inşa edebiliriz.

Şüphesiz bir hususun önceden açıklığa kavuşmuş olması gerekmektedir: AB’nin daha etkin bir katkısı için, ABD ile daha sıkı bir koordinasyon yapılması vazgeçilmezdir.

Ve ayrıca Rusya ile yapılan görüşmelerde de „dondurulmuş çatışmalar“ daha güçlü gündeme getirilmelidir. Müşterek komşuluk alanı içerisindeki bölgesel anlaşmazlıklarda işbirliği yapılması da stratejik ortaklığa dahildir.

III.

Rusya ile olan stratejik ortaklığımızı daha da geliştirmek istiyoruz. Ve stratejik ortaklık demek, Rusya ile yapılan yakın işbirliğinin yalnızca ortak menfaatlere yönelik olmadığı, bilakis bu işbirliğinin – örneğin Avrupa Konseyi üyeleri olarak – bizim yükümlü olduğumuz ortak değerleri temel aldığı anlamına gelmektedir.

AB ile Rusya arasındaki ortaklık ve işbirliği anlaşmasının yenilenmesi, bu anlamda iyi bir fırsat sunmaktadır. Enerji işbirliği bu alanda önemli bir konu olacaktır. Fakat bu konu ve ticari ilişkilerle ilgili sorunlar son derece önemlidir: AB, Rusya ile olan münasebetlerinde Rusya’nın kendi içerisindeki gelişimi, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti olma sorunlarını uygun bir tarzda yeniden daha güçlü bir biçimde gündeme getirmek zorundadır.

Federal Almanya hükümeti bu bağlamda tekrar tekrar – örneğin gazeteci Politkowskaja’nın öldürülmesiyle bağlantılı olarak Federal Şansölye’nin bir yıl önce sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle yapmış olduğu toplantıda veya „Druschba“ boru hattından yapılan petrol sevkıyatının kesintiye uğratılmasından sonra, kısa süre önce Rusya’ya karşı verilen açık beyanatla - düşüncesini ortaya koymuştur.

Rusya’da demokrasi ve hukuk devleti konusunda yaşanan gerilemeler göz önünde tutularak, yeni anlaşmada, özellikle de uygulamadaki işbirliğinde, Rusya’nın Avrupa Konseyi’ne katılmak suretiyle yükümlülük altına girdiği değerlere saygı gösterilmesi konusunda tekrar tekrar baskı yapmamız önemlidir.

Bu, Rusya’nın da menfaatine olan bir durumdur: Çünkü Rusya şu anda bir hammadde ihracatçısı olarak kalmayı mı, yoksa modern bir ekonomik güç olmayı mı istediğine dair prensip kararını vermenin arifesindedir. Fakat bunlardan sonuncusu çoğulcu bir demokrasiyi gerektirmektedir. Ve rekabet yeteneğine sahip modern bir devlet olmayı gerçekleştirebilmek için, Rusya, vatandaşlarının sahip olduğu becerilerden şimdiye kadar yaptığından daha iyi faydalanmak zorundadır.

Bayanlar ve Baylar!

Dış politika alanında Almanya AB Dönem Başkanlığı’nın uğraşması gereken daha başka zor konular tabii ki bulunmaktadır – örneğin Ortadoğu’da barışı yeniden canlandırma çabaları, İran’ın nükleer emelleri hakkındaki tartışmalar veya Irak’taki gelişmeler. Tüm bu zor konularda Türkiye’nin bilgi ve deneyimlerinden daha fazla faydalanmak ve sizin tavsiyelerinizi almak için de burada bulunuyorum.

Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim!