TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger'in sunumu: "Almanya’nın AB Konsey Başkanlığı-Hedefler ve Beklentiler",
Konrad Adenauer Vakfı tarafından 27 Şubat 2007 de yapılan “Almanya’nın AB Konsey Başkanlığı-Hedefler ve Beklentiler” konulu toplantıda Sayın Mehmet Dülger'in yapmış olduğu sunum
Sayın Başkan, Sayın Schockenhoff ve değerli katılımcılar,
Hanımefendiler, beyfendiler, Değerli basın mensupları, hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum.
“Almanya’nın dönem başkanlığında hedefler ve beklentiler” konulu bu seçkin tartışma konulu platformuna katılmaktan çok memnuniyet duyuyorum. Görüşlerimi dile getirme fırsatı bana verdiği için Konrad-Adenauer-Vakfının Türkiye temsilcisi Jan Senkyr’e de ayrıca teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Özel ilişkilerimizin bulunduğu Almanya’nın dönem başkanlığı sırasında Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini ileriye taşımak için elinden gayreti göstereceğine inancımı da vurgulayarak sözlerime başlamak istiyorum.
Değerli konuklar,
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler tabiatıyla sadece müzakere sürecinden ibaret değildir. Aramızda 40 yılı aşkın bir süredir devam eden bir ortaklık ilişkisi mevcuttur. Ben konuşmamın birinci bölümünde bugün vardığımız noktayı mümkün olduğu kadar kısa bir şekilde özetleyerek ifade edeceğim. İkinci bölümde ise daha çok siyasi mülâhazalar ve Almanya’dan bu dönem başkanlığı vesilesiyle neler beklediğimiz yer alacak.
Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan 3 milyonu aşkın vatandaşımız var. Türkiye, Avrupa Birliği’nin en büyük ticari ortaklarından birisi. Ülkemizin Avrupa Birliği ile ikili ticaret hacmi 75 milyar Euro’yu buluyor. Avrupa Birliği’nin banka ve şirketleri Türkiye’de yatırımlarını önemli boyutlara yükseltiyor. Ve bu da giderek artıyor. Sivil toplum örgütlerimiz, üniversitelerimiz, meslek kuruluşlarımız sürekli ve yoğun bir karşılıklı bir etkileşim içindeler. Türkiye, Avrupa güvenlik ve savunma politikası kapsamında dünyanın çeşitli yerlerindeki Avrupa Birliği operasyonlarına en geniş katkıda bulunan üçüncü ülkeler arasında. Terörizm ile mücadele, yasa dışı göç, uyuşturucu ve insan kaçakçılığının önlenmesi, örgütlü suçlar gibi alanlarda Türkiye Avrupa Birliği’nin ortak politikalarına önemli ölçüde artı değer sağlamaktadır.
Bildiğiniz gibi, değerli konuklar, ülkemiz 3 Ekim 2005 tarihinde Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamış ve müzakerelerin ilk aşamasını teşkil eden tarama süreci 13 Ekim 2006 tarihinde başarıyla ve zamanında tamamlanmıştır. Bu bağlamda toplam 35 müzakere faslını ele almak üzere Brüksel’e giden 66 heyetimizin performansı Avrupa Birliği komisyonu tarafından övgüye değer bulunmuştur. Toplam 2.000 civarında bürokratımız tarama toplantılarına katılmıştır.
Tarama sürecinin tamamlanması ile birlikte siyasi ve ekonomik reformlar açısından Türkiye’nin yerine getirmesi gerekenlerin net bir fotoğrafı çekilmiştir. Türkiye’nin tam üyelik yolunda yapması gerekenler daha açık şekilde ortaya çıkmıştır ve burada bizden beklenenler de benden evvelki konuşmacı tarafından ortaya sürüldü.
Finlandiya dönem başkanlığı sırasında “İşletme ve Sanayi Politikası” faslında müzakere pozisyon belgemizi hazırlamak üzere davet almıştık. Bu yöndeki çalışmalarımıza süratli bir şekilde devam ediyoruz. Müzakere pozisyon belgemizi de en kısa zamanda Avrupa Birliği komisyonuna sunacağız. Almanya’nın dönem başkanlığını devralmasıyla birlikte geçtiğimiz haftalarda “Ekonomik ve Parasal Politika” ile “İstatistik” fasıllarında müzakere pozisyon belgelerimizi hazırlamak için davet mektupları aldık. Bu fasıllardaki müzakere pozisyon belgelerimiz de ilgili kurumlarımız tarafından hazırlanmaktadır. Ayrıca “Sosyal Politika ve İstihdam” ile ek protokol bağlantısı bulunan “Tarım ve Kırsal Kalkınma” fasıllarında açılış kriterlerini bildiren Alman dönem başkanlığı mektupları da ülkemize gönderilmiştir. Türkiye olarak sağlam bir ortaklık kurulması yönünde çalışmalarımız sürdürme arzusundayız. Bugüne kadar olan zaman zarfında aşağı yukarı içinde bulunduğumuz tutumun küçük bir özetidir.
Şimdi biraz da siyasi mülahazat üzerine görüşlerimi ifade etmek istiyorum.
Avrupa Birliği ve bizim ilişkilerimiz hayli girift. Bir kere 48 yıllık bir münasebete rağmen, düşünün ki Avrupa Çelik ve Kömür Birliği olarak ilk teşekkül ettiği zamanda 58’de, 59’da Türkiye resmen bu birlik içerisinde yer alma müracaatında bulunmuş ve bu aktüalite içerisindeki ilgisini kendisi hemen göstermiştir.
48 yıla rağmen ilk bakışta gördüğümüz husus, ortada bir belirsizlik bulunduğudur. Bu belirsizlik: bir tarafta tam üyelik, öbür tarafta imtiyazlı ortaklık. Bu halâ söyleniyor. İmtiyazlı ortaklık meselesinde çok net, siyasi çok net bir tavrımız var. Biz zaten imtiyazlı ortaklık konumundayız. Daha üye olup da Gümrük Birliği içerisinde bulunmayanlar var. Biz değiliz. Üye olmadığımız halde Gümrük Birliği içerisindeyiz. 10 senedir Gümrük Birliği içerisindeyiz, net bir imtiyazlı ortaklık durumundayız. Size ancak o imtiyazlı ortaklık verebiliriz diyenler, hiçbir şey vermemek arzusundalar gibi gözüküyorlar. Bizim objektifimiz tam üyeliktir. Tam üyelik hedefi için bütün faaliyetlerimizi yapacağız. Standartlarımızı yükselteceğiz, reformlarımızı yapacağız, zannediyorum bu, Türkiye’de hangi hükümet gelirse gelsin devam edilecek bir hedef olarak gözükmektedir.
Taahhütler bakımından birtakım sıkıntılarımız var. Karşılıklı bir güvenlik noksanından da bahsedebiliriz. Yerine getirilmesi lazım taahhütlerin. Bizim de yerine getirmemiz lazım. Karşı tarafın da yerine getirmesi lazım.
Önemli konulardan bir tanesi hukuk ve siyasetin birbirine karıştığıdır. Hukuken haklı olduğumuz birtakım noktaları oraya koyduğumuz zaman, “ne yapalım, siyasi olarak iş böyle”, siyasi olarak birtakım şeyleri ileriye sürdüğümüz zaman “hukuken bazı işler var, bunları yapmanız lazım” şeklinde karşılık görüyoruz. Bunu ciddi surette iyi dengelemek lazım geliyor.
Başka bir konu: iç siyasi gündemler, seçimler ferdan ferda bazı üyelerle Türkiye arasında gerginlik yaratıyor. Bu gerginlik de Avrupa Birliği ile ilişkilere yansıyor. Aslında müzakere kriterleri içerisinde yer almayan veyahut adaylığa kabul kriterleri içerisinde yer almayan hususlar ifade edildiği zaman, “canım geçin siz bunları, bu ancak iç meselemizdir, seçim sırasıdır” diye bize ifade ediliyor. Bu tabiî üzüntü verici bir şey.
Ben bir tablo hazırladım. Avrupa Birliği üyesi 28 ülkenin 2006-2007-2008’de seçim durumunu, seçim tarihini gösteren bir tablo. Herkesin kabul edeceği üzere, seçimden 3-5 ay evvel artık dönemi sona eren iktidar çok kesin karar almakta tereddüt gösteriyor. Seçimin hemen sonunda da 3-4 ay içinde yeni gelen bir iktidar söz konusuysa, onun da dosyaları öğrenmesi lazım. 2007 yılı bu açıdan baktığımız zaman, çok kesin, çok katı kararların alınmasına imkan vermeyen bir yıl gibi gözüküyor. Pek çok ülkede seçim var, bizimki de dahil olmak üzere. Dolayısıyla burada çok katı, çok geri dönülmez birtakım düşünceler üzerinde odaklanmaktansa, imkanları tamamen öldürmeyecek şekilde bir davranışı benimsemek lazım geliyor.
Adaylığımız için müzakere sürecinde, net bir durum sözkonusu... Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında bizi istemeyenler var. Bir de isteyenler var. En son zirve müzakerelerinde gözüktü ki, Türkiye için 35 dosyanın hepsini askıya almak isteyen, “25 tanesini alalım”, “22 tanesini alalım” diyen ülkeler var. “2-3 tanesini alalım da hatırlatalım” diyen ülkeler var. Dönem başkanı olan Finlandiya’nın buradaki Büyükelçisiyle burada konuştuğum zaman, 8 konunun askıya alınmasının netice itibariyle bu iki uç durum arasında uzlaşma noktasını gösterdiğini söyledi. Ben de kendisine hak veriyorum.
Şöyle bir güçlük var: Avrupa Birliği karar verme konusunda yeniden bir yapılanma içerisine girmek mecburiyetinde. Çünkü 6 üye ile bir oy birliği mümkün olabilir, sonra 9’a, sonra 12’ye sonra 15’e çıktı. Daha güçleşti, 15, 25 oldu daha sonra da 27 oldu. Burada Almanya gibi büyük bir ülkeyle Malta gibi bir ülkenin yan yana gelip bir mutabakata varması zarureti var. Bir tanesinin hayır demesi meseleyi kesiyor, bitiriyor. Bunun için umuyorum Almanya’nın başkan olduğu dönemde bu karar verme mekanizması üzerine hakikaten çalışmak lazım geliyor. Bunu Almanya yapacaktır, tahmin ediyorum.
Avrupa Birliği’nin kendi içerisinde sorunları var. Bunu da hepimiz biliyoruz. Bunlardan bir tanesi Fransa’nın ve Hollanda’nın referandumları neticesinde reddedilmiş durumda gözüken onlar için reddedilmiş durumda gözüken entelektüel bir çalışma olup olmadığı açısından baktığımız zaman gerçekten çok güzel, çok düzgün, çok dengelenmiş bir çalışma olan Avrupa Birliği Anayasasının ele alınması lazım geliyor. Karar alma usulünün ıslah edilmesi meselesini biraz önce söyledim.
Avrupa Birliği’nin önemli özelliklerinden bir tanesi küreselleşme karşısında duyulan kaygılardır. Bu kaygılar daha çok halk nezdinde duyuluyor. Ama Avrupa Birliği’nde çok önemli işlerden bir tanesi, zannediyorum Brüksel ile Avrupa Birliği’nin üyesi ülkelerinin siyasetçileriyle Avrupa Birliği’ni teşkil eden kamuoyu arasında, halk arasındaki mesafeyi kapatmak gerekecektir. Belki bu adımlar çok fazla oldu, halk bunu takip edemedi. Bu konudaki kaygılarını gideremedi. Bu kaygıların giderilmesi son derece önemli. Bu bakımdan da Avrupa Birliği de biraz kendisine dönmek mecburiyetinde. Orası anlaşılıyor. İşin devamı bakımından Anayasa Anlaşması kabul edilmedikçe Nice anlaşması tek referans. Nice anlaşması da karşı karşıya kalınan sorunların halledilmesi açısından ise, yeterli değil.
Türkiye bir Avrupa Birliği üyesi namzedi olarak ortaya çıktığında önemli bir takım sorular uyandırıyor Avrupa Birliği siyasetçilerinin ve kamuoyunun kafasında. Bunlardan bir tanesi Türkiye’de fizik olarak da, ortaya getirdiğimiz problemler açısında da Türkiye’nin boyutları meselesi. Boyut meselesi son derece önemli. Düşününüz ki bir Yunanistan İstanbul’un nüfusunun yarısı kadar. Estonya veya Litvanya’yı ele aldığınız zaman Litvanya Bakırköy’ün 1/3’ü… Şimdi bunun o ülkeler nezdinde neler uyandırdığını çok iyi bilmemiz lazım. Türkiye boyutları itibariyle büyük bir takım avantajlar da arz ediyor. Yani katkıları da boyutları nispetinde olacağı için, o katkılar çok önemli. Ama dezavantajları da büyük. Onlar karşısında çekinerek durulmasını kabul etmek lazım. Bir de tabii, din, dil, gelenek, toplumsal organizasyon vs. kültür konularında önemli farklılıklar var. Bu farklılıklar karşısında Avrupa Birliği “acaba biz bunları ne kadar hazmedebiliriz? Hazmetme kapasitemiz ne kadardır? Biz bunları ne kadar kaldırabiliriz?” diye düşünüyorlar. Tabii, Türkiye Avrupa Birliği’nin üyesi olduğu zaman, Avrupa Parlamentosu Milletvekillerinin sayısı en fazla sayıda olan ülkelerle aynı olacak. Almanya kadar milletvekili olacak. Dolayısıyla bunda çok dikkatli gitmelerini kabul etmek lazım.
Avrupa’dan kaynaklanan bir takım sorunlar da var. Şurası çok açık olarak ortaya kondu ki. Farklı olanla beraber yaşamada bir güçlük var, Avrupa’da. Yani farklı olanı kolay kolay kendi içerisine alamıyor Avrupa. Ve bir ölçüde bunu imaj olarak kabul edebilirsiniz. Ben Avrupa’yı batıda İngiltere, üyesi olup olmayacağını henüz bilemediğimiz Rusya Federasyonu ve Türkiye arasında bir anklav olarak kabul ediyorum. Bu üç ülke, İngiltere, Rusya ve Türkiye, tarih boyunca birbirinden din bakımından, etnik bakımdan, dil açısından, mezhepler açısından çok farklı unsurları, asırlar boyunca beraber barındırabilmiş. Bu büyük entegrasyon için son derece önemli bir hadise. Bu çok fazla yok Avrupa’da. Hemen din meselesi, hemen tarihten gelen ön yargılar bir anda karşınıza çıkıyor. Brüksel’in siyasetçileri, Brüksel’den siyasetçiler ve üye ülkelerin halkları arasındaki mesafenin de çok zorlayıcı, siyasi bakımdan yönlendirici bir şey olduğunu da söylemiştim.
İtalyan Sosyal Demokratları tarafından İtalya’ya davet edildik. Oradaki müzakereler sırasında milletvekili olan bir İtalyan hanım parlamenter, son derece enteresan bir müşahedede bulundu. Dedi ki: “Türkiye için eldeki bu 35 fasıl kolay ve teknik bir meseledir. Türkiye bunu aşar, (hakikaten oraya gitmiş yüksek seviyedeki bürokratlarımız son derece iyi intibalar bıraktılar ve başarılı oldular). Ama Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin hemen eşiğine gelmiş olması, bir anda, kafalarda tarih açısından, kültür açısından, kimlik açısından ve gelecek açısından çok büyük tartışmalar uyandırır.” Yani bizim Avrupa Birliği’ne üye olmamız, Malta’nın, Lüksemburg’un üye olması, Macaristan’ın olması hatta Polonya’nın olması gibi değil. Hollanda’nın dönem başkanı olduğu sıradaki Hollanda Büyükelçisi’ne sormuştum. “Bu müzakerelerde sizi en çok sıkıntıya uğratan kimdir?” dedim. “Polonya” dedi. Boyutları itibariyle. Türkiye yaklaşık olarak Polonya’nın iki misli. Her bakımdan iki misline yakın. Oralarda bu işe dikkat etmek lazım geliyor. Ve zaten karşı karşıya kaldığımız problemler bu dört meseleden geliyor. Tarih meselesinden geliyor, net olarak tarihi anlayışımız, olan biten hakkındaki görüşlerimiz, bilgilerimiz, onları bir düzeltmemiz lazım geliyor. Kültürümüz açısından aynı şekilde. Kimlik problemi, biz şaşıyoruz tabii. 480 milyonluk bir Avrupa Birliği’nin içerisinde biz 73 milyon olarak tereddütsüz giriyoruz. Ama Avrupa 480 milyon ve içine 73 milyonu almakta büyük tereddütler gösteriyor. Bunları izah etmek lazım gelecek. Bu karşılıklı ilişkilerin fazlalaşması yoluyla, zeminlerin fazlalaşması yoluyla hal yoluna gireceğini belirli bir zaman içerisinde inandığım bir konu.
Şunu söylemek lazım gelir ki ne Avrupa Birliği’nin ne Türkiye’nin tarihinde “Avrupa entegrasyonu” gibi bir referans yok. Hiç böyle bir şey yok, tarihte ilk defa yapılıyor böyle bir şey. Dolayısıyla karşılıklı birbiri için tereddütler beslemek, bazı noktaları kabul etmemek noktasını bence normal karşılamak lazım. Bu bir çeşit mimari… Tuğla tuğla inşa edilecek. Çok sabırla götürmek lazım ve bu mimari mutlak surette başarılacak.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği meselesinde en önemli hususlardan bir taneside stratejik tasavvur gereğidir. Türkiye bugün artık Avrupa Birliği’nin kolaylıkla arkasını çeviremeyeceği, çok önemli bir enerji koridoru haline gelmiştir. Ve bu, yani Avrupa pazarlarına Türkiye’den enerjinin akıtılması, onun girmesi ve onda bir istikrarın sağlanması hadisesi, stratejik bakımından kolay vazgeçilemeyecek bir husus.
Başka bir mesele, Avrupa Birliği’nde henüz ortak bir dış politika ve ortak bir savunma politikası henüz oluşmamış. Irak’ın işgali gibi çok önemli bir dünya meselesi karşısında Avrupa Birliği sempatizanı olan, taraftarı olan bir insan olarak ben, Avrupa Birliği’nin bir bütün halinde bir tavır koymasını bekledim. Bu tavır çıkmadı. Avrupa Birliği hemen parçalandı. Herkes bir tarafından tuttu çekti. Surat asanlar olduğu ama bir şey söylemediler. Almanya, Fransa öyleydi. Sonradan bir takım şeyler bulundu. Dolayısıyla burada bu politikanın noksanlığı kendisini gösterdi. Buradan ikinci meseleye geliyoruz:
Acaba Avrupa Birliği bir entegrasyon olarak, bir bütün olarak bir dünyada küresel bir rol oynayabilecek mi ve bu rolü nasıl oynayacak?
Bu küresel rolü oynayabilme açısından Türkiye’nin Avrupa Birliği içerisinde yer alması son derece önemli. Yoksa, size söylediğim gibi, bir anklav halinde kalması çok muhtemel. Bize çok uzun süreler söyleniyor. Bir programda Barosso’ya o soruyu yönelttim. 20 senelik, 25 senelik müddetlerden bahsediliyor. Dünyanın gelişmesi o kadar uzun dönemlere tahammül edecek kadar ağır seyretmiyor. Daha kısa zamanda netice alacak bir şekilde seyrediyor. Türkiye de çok kısa zamanda kendisinden beklenen performansı gösterecek kabiliyettedir.
Avrupa Birliği bu konuda kendisini adeta kavanozda hapsetmeye çalışan bir espriyle devam ederse, ABD onun üstünden atlayarak Hindistan’ı, Çin’i, Rusya’yı ve Pasifik ülkelerini ele alan ve dünya politikasını yeniden şekillendiren bir durum yaratabilir.
Biz kendi açımızdan neler bekleyebiliyoruz Almanya’dan, Almanya’nın başkanlık döneminden?
Bir kere Almanya’da bugünkü siyasi iradeyle geçmiş çizginin mutlaka bağdaştırılması ve net bir siyasi tavır konması lazım. Bizi ziyaret ettiği zaman muhalefetteydi Madam Merkel.. CDU’nun siyasi iradesi “imtiyazlı ortaklık” formülünde ısrar ediyordu. Başbakan olduğu zaman çok dikkatli beyanda bulundu: “Bizden evvel alınmış kararlara riayet edeceğiz” dedi. Yani burada net bir siyasi tavır bekliyoruz. Ama yani bu tavır bizim için, bizim lehimize tezahür etmese de, biz yine de reformlarımıza devam edeceğiz, üzerimize düşen her şeyi yapacağız.
Almanya’nın Avrupa Birliği’ni bir derleyip toparlama sorumluluğu var. Niye böyle bir birlik kuruldu? İlk referans Almanya ve Fransa’nın arkalarında 50 milyon canın bulunduğu, perişan edilmiş bir Avrupa’nın bulunduğu bir hadiseden büyük bir ders alarak el ele tutuşmaları. Ama bu iş olalı aşağı yukarı 62 sene oldu. Ama buraya referans vermek, Avrupa Birliği’ni bir 21nci asır kurumu yapmaz. Dolayısıyla onu bir II.Dünya Savaşı kuruluşu olmaktan çıkarıp, 21nci asrın örnek bir entegrasyonu haline getirecek noktalarda Almanya’nın temel atması lazım. Bunu Avrupa Birliği’nin en büyük ortağı Almanya’dan beklemek hakkımızdır. Küçük ülkelerin başkanlıkları bu çeşit büyük meseleleri ele almaya çok müsait değil.
Bir başka beklentimiz: Almanya’ya yakışan bir konu: konuları ele almakta kültürel yaklaşımı benimsemiş olması. Almanya kendi yapılanması itibariyle, kültüralist bir devlet yapısından gelmektedir. Bu geleneğe sadakat göstermek suretiyle, en büyük entegrasyon temelini teşkil eden kültürel yaklaşmayı, kültürel bağdaşmayı sağlayacak temelleri atmasını bekliyoruz.
Çetin bir takım ortak sorular var. Bunlara eğilmek ve bunlar için yeni stratejiler geliştirmek… Finlandiya’da bundan birkaç ay önce yapılan Avrupa Birliği üyesi ve aday ülkelerinin, parlamentolarının dışişleri komisyonu başkanları toplantısında not aldığım en önemli ve öncelikli konular, enerji konusu, çevre konusu, terör konusu, işsizlik konusu, göç konusu ve Avrupa esprisinin, Avrupa Birliği esprisinin yaratılması konusu. Bunlar çok önemli konular. Almanya bunlar üzerine yeni stratejiler getirmek, yeni ilkeler tesis etmek bakımından son derece önemli bir ülke.
Yeni dünya stratejisi içerisinde Avrupa Birliği’nin rolü meselesi de daha netleştirilmeli… Çünkü Avrupa Birliği dünya sorunlarına yaklaşım konusunda Amerika’dan farklı. Amerika bu işe kendi ordusuyla, kendi teknolojisiyle daha sert bir uslûp ile girerken, Avrupa Birliği belki daha uzun zaman alacak, ama mutlak surette netice verecek, diplomasiyle bir yaklaşım gösterebiliyor. Bu çok önemli. Bizim tercihlerimizde de rol oynayan bir tanesi.
Avrupa Birliği’nin geleceğine bakmak son derece önemli. Burada yaşlı nüfusundan bahsediyorum. Bu nüfus politikası ve etrafı çevrilmiş genç, enerjik milletlerin mevcudiyeti, Avrupa Birliği’nin ilişkilerinde son derece rol oynayan konularından bir tanesidir.
Ve Amerika’yla farkını ortaya koyması lazım. Hem strateji bakımından, hem ekonomik, hem teknolojik, hem kültürel yaklaşım bakımından.
Bizim çok global bir vasıfta olmamakla beraber, Avrupa Birliği’nden birtakım beklentilerimiz var. Onları da sıralamak istiyorum.
- bütün adaylarının aynı kriterlere tabi olmasını temin etmek,
- müzakere sürecinde süreçle ilgili olmayan engeller çıkarmamak,
- süreci yavaşlatmamak.
Türkiye’de böyle bir intiba olduğu için, Avrupa Birliği’ne yaklaşımda biraz yavaşlama gözüküyor. Türkiye de dahil olmak üzere, her iki tarafın ahdi yükümlülüklerine bağlılığın mutlak surette temin edilmesi.
14 Aralık 2006 tarihli Avrupa Zirvesinin aldığı kararı mutlaka aşmak zarureti var. Biz bundan, -evet, biraz keyfimiz kaçtı ama- yılgınlık duymadık, uyum çalışmalarını sürdürmek konusunda siyasi irademiz var.
Katılım sürecinin ilerlemekte olduğunu Türk kamuoyuna somut olaylarla gösterme zaruretimiz var.
Karşılıklı şüphelerin ortadan kaldıracak süreçlerin hızlandırılması ve somut organizasyonlarla desteklenmesi isteğimiz var. Bunun için gerekli her şeyi yapmaya biz hazırız.
Türkiye’nin küresel ve bölgesel planda oynayacağı rol ile Avrupa Birliği ve Almanya arasında ahenk sağlanması, Türkiye kolayca vazgeçilmeyecek kadar önemli ve ağrılıklı bir konumda.
Ve nihayet, Türkiye’de Avrupa yanlılarının bir desteğe ihtiyacı var. Biz bir ölçüde örs ve çekiç arasındayız. Yaptıklarımızı Avrupa hiçbir türde beğenmiyor, sanki parmakla işaret ederek “o yetmez, bu yetmez, olmadı, daha fazlasını yapın, eksik kaldı” diyor. Değişim süreci ise, sosyal bakımdan çok önemli ve çok zor bir süreç.
Öbür tarafta da varlığını inkar edemeyeceğimiz çok sağlam bir Avrupa Birliği aleyhtarı camia var. O camia karşısında bizim de onları ikna edecek, önümüzün açık olduğunu ispat edebilecek bir durumda olmamız lazım gerekiyor. En büyük sıkıntıda olan Avrupa Birliği’nin yanlılarıdır Türkiye’de. Onun bilinmesini istiyorum.
Şöyle söyleyerek bitireyim: Sıkıntılarımızı aşmakta karalıyız. Tam üyelik perspektifi bizim için hedeftir. Kimse aklından çıkarmasın ki biz yarın sabah üye olmuyoruz. Yani birtakım insanlar Avrupa’da telaşa kapılıyorlar. Bizde de birtakım telaşa kapılanlar var, çok önemli bir husus.
Sağduyu ve ahde vefa bizim rehberimiz olacaktır. Avrupa Birliği projesine geniş bir açıdan bakıyoruz, değerler açısından, işbirliği açısından, kültür zenginliği açısından bakıyoruz.
Karar vericilerinin düşünce şekilleri ve geleceğe dönük vizyonlarına bakarsak bu konuda özgür oldukları muhakkaktır. Bu özgürlük genellikle gelecek kuşaklara sari sorumluluklar getiriyor. İstediğiniz şekilde düşünebilirsiniz, istediğiniz şekilde karar alabilirsiniz ama gelecek kuşaklar bundan etkilenecektir. Biz ortaklarımızın siyasi vizyonlarına da güven duymaya devam ediyoruz. Almanya’nın dönem başkanı olduğu süre içerisinde, bu espri içerisinde Almanya ile işbirliği yapacağız.
Dikkatinize çok teşekkür diyorum sayın Başkan.